Bundan önceki en son iki yazımızın birincisinde "Kur'an ayı Ramazan'ın son günlerinde değişik yönlerde Kur'an üzerine dalmamız gereken derin tefekküre" işaret ettik; ikinci yazımızda "Kur'an ayında Kur'anîleşmek" üzerinde durduk: Bugünkü yazımızda "günümüzde fıkhîleşme meselesi" üzerinde duralım...
Hazreti Peygamber hayatta iken Kur'an okunuyor, ezberleniyor, yazılıyordu; halk yani sahabeler de sünnetle amel ediyor, Hazreti Peygamber ne yaparsa onlar da onu yapıyordu. Hazreti Peygamber sadece uygulama yaparken yorumlamakla yetkiliydi, sözlerle yorumlama yetkisi kendisine verilmemişti. Örnek olarak iki olay önemlidir.
Medine'de mescit yapılıp cemaatle namaz kılınmaya başlandığında, namaza nasıl çağıracakları hususunu sahabeler kendi aralarında istişare ettiler. Hazreti Peygamber onlara karışmadı. Kimi Hıristiyanların çanını, kimi Yahudilerim borazanını önerdi. Bir karara varamadan dağıldılar. Ertesi gün sahabelerden biri gece gördüğü rüyayı anlattı. Sahabeler kabul ettiler, Hz. Peygamber de ses çıkarmadı. Böylece icmanın bir örneğini verdiler.
Başka bir olay da şudur. Başörtüsü ile ilgili âyet geldiği zaman Hz. Peygamber erkek olduğu için hiçbir uygulama yapmadı. Medine kadınları toplandılar ve istişare ettiler. Peştamallarını ikiye bölerek başörtüsü olarak kullanmaya karar verdiler. Hz. Peygamber bir şey demedi. Böylece icmaa ikinci önemli örneği verdiler.
Bunun gibi sayılı örnekler dışında Hazreti Peygamber ne yapıyor idiyse sahabeler onu yapar, Kur'an âyetlerini yorumlayarak amel etmezlerdi. Dört halife de aynı usulü devam ettirdi. Artık melek gelip vahiy getirmiyor yani öğretmiyordu. Onun yerine halife istişare ediyor, içtihadına göre karar veriyor ve o karar uygulanıyordu.
Dört halifeden sonra fıkıhçılar geldiler. Halifelerin hüküm koyma yetkisini kabul etmediler. Onun yerine Kur'an, Sünnet, icma ve kıyasa dayanarak fıkhı oluşturdular.
Bugün elimizde bulunan "FIKIH" Kitaba, Sünnete, icmaa ve kıyasa dayanmaktadır. Biz bu fakihlerden önce Kur'an'ı, Sünneti, icmaı ve kıyası öğreniyoruz. Bunlardan nasıl istidlâl edileceğini ve fıkhı nasıl oluşturduklarını da "USUL İLMİ" ile öğreniyoruz. Bize farz olan budur. Ondan sonra fıkıhçıların usulüne göre kendi fıkhımızı oluşturuyoruz. Dört delile dayanıyoruz; Kur'an, sünnet, icma ve kıyas.
Bu arada çağımızın insanlık anlayışına aykırı fıkhî sonuçları görüyoruz. Güya bu sonuçlar bugünkü çağdaş(!) aklımıza uymuyor. İşte onlar için Kur'an'a başvuruyoruz. Eğer Kur'an ısrar ediyorsa, Kur'an'ın dediğini yapıyoruz.
Bu konuda dört örnek verelim: 1) Mesela, kimileri bu çağda çok evlilik yoktur diyorlar. Biz vardır diyoruz. Çünkü Kur'an'da vardır. 2) Kimileri bu çağda idam cezası yoktur diyorlar. Biz vardır diyoruz. Çünkü Kur'an'da idam vardır. 3) Kimileri bu çağda el kesme cezası yoktur diyorlar. Biz vardır diyoruz. Çünkü Kur'an'da vardır. 4) Kimileri bu çağda faiz yasağı yanlıştır diyorlar. Biz doğrudur diyoruz. Çünkü faiz Kur'an'da yasaktır.
Bunların yanında fıkıhçıların geçmişte nerede ise ittifak ettikleri bazı hususlar vardır ki; biz onlara hayır, yanlıştır diyoruz, çünkü Kur'an'da öyle değildir, Kur'an'da aksi vardır diyoruz. Bu konuda verilebilecek pek çok örnekler vardır. Nitekim yeri geldikçe zaman zaman bu meseleler üzerinde duruyor ve çağımızın fıkhını oluşturma çalışmaları yapıyoruz.
İşte... Görüyorsunuz ki biz fıkıhçıların usullerini uyguluyoruz, onların bize öğrettikleri delilleri değerlendiriyoruz ama çağımızda uygulanması mümkün olmayan hükümleri de Kur'an'a göre düzeltiyoruz. Biz geçmişteki müçtehitlerin o zaman için gerekli ve geçerli içtihatlarına değil de Kur'an'a tâbi oluyoruz. Çağın anlayışına uymayan Kur'an hükümleri için tabiî ve sosyal ilimlere başvuruyoruz. Kur'an varılan sonucu teyit ediyor. Oysa geçmişteki fıkıhçıların Kur'an'a aykırı ittifaklarını ise müsbet ilimler de reddediyor. Bu Kur'an'ın en büyük mucizesidir. Âlimler hata ediyor ama Kur'an hata etmiyor. Kur'an ayında fıkhîleşmeyi düşünelim ve gereğini yapalım...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



