Barış Manço, Ahmet Bey'in Ceketi adlı şarkısında, bir ceket üzerinden çarpıcı bir toplumsal bakış gerçekleştirir. Her sabah kalkarken "ya nasip" çeken, kıyıda köşede vaktini ziyan eden ahalinin tersine "ya kısmet" diyerek erkenden yatan, tüm insanlar gömlek giyerken ceket giyen bir garip Kul Ahmet'in ceketi üzerinden toplumu eleştirir inceden. Çoğunluğa göre Kul Ahmet, tüm bu davranışlarıyla genele uymaz, aykırı kaçar ve büyük oranda da bu davranışlarına toplum tarafından mana verilemez. Bir "ya nasip", "bir "ya kısmet" derken neyi kastetmektedir, ceket giymesinin sebebi hikmeti nedir? Tüm bu sorular, insanların kafasını kurcalar, anlam vermelerine mani olur tüm bunlara.
Kul Ahmet'in ceketi "sorunsalı" üzerine kafa yoran ahali, cekete bir de astar yaptırmasına da bir mana veremezler. Ta ki, bir gün bir yoksul ölene ve ahali bir kefen parası bile bulamayana dek tüm bu sorular cevapsız kalır. Cenazeyi kaldıracak bir Allah'ın kulu çıkmazken, Kul Ahmet "yalan dünya" der, çıkarır ceketini ve kaldırır cenazeyi. Ahali de anlayıverir "ya nasip", "ya kısmeti". Ve Kul Ahmet, Ahmet Bey oluverir, ceketi de "Ahmet Bey'in ceketi". Akıl sır erdiremedikleri "ya nasip", "ya kısmet"i kavrarlar, ceketin sebeb-i hikmetine vakıf olurlar.
Bu minik kıssa tadındaki eserde, çok insani ve hasbi bir tavır göz önüne serilir. Çoğunluğa aykırı düşme, onlar tarafından anlaşılamama pahasına ilkelere sadık kalmanın örneğidir bu. Doğru olanın muhakkak değerini bulacağı, birtakım ilkelerin subjektif kriterlere göre şekillendirilmemesini işaret eder. Ahalinin beğenisine inandığı değerleri değişmeyen Kul Ahmet, erdemli davranmasının karşılığında Ahmet Bey olarak anılmaya başlanır. Ahali tarafından da kabul görür.
Ancak, buradaki asıl mesele, Kul Ahmet'in Ahmet Bey mertebesine erişmesinden ziyade, erdemli davranışlarının gerçek sebeplerinin anlaşılır hale gelmesidir. Bir bakıma, bir tevekkül örneği de verilir. "Ya nasip" der, "ya kısmet" der ve kendisini Yaradan'a emanet eder, ancak aynı anda da kendisine diktirdiği ceket ile de ilerisi için tedbirini alır. Nitekim, bir yoksulun cenazesini de söz konusu ceket ile kaldırır.
Mesele, Kul Ahmet olma meselesidir. Sade, mütevazi, ama inancında sabit kadem ve inancını gösterişsiz yaşayan, şekli değil de özü önemseyen bir tiptir bu. Tutarlı olabilmek, çizgisinde daim ve prensiplerinde ısrarcı olmak meselesidir yani. Ancak, Kul Ahmet olmak da her şeyi çözmeye yetmez. Kul Ahmet'ten Ahmet Bey olmaya geçiş de ayrı bir meseledir ve günümüz tecrübelerine bakılırsa daha da çetin bir sınavdır. Mahallelinin itibar göstermeye başladığı bir Ahmet Bey'in, eski Kul Ahmet gibi inancında, yaşantısında ve çizgisinde tutarlı olup olmaması meselesi daha da önemlidir artık.
Popüler bir tartışmadan faydalanarak söylenirse, "Harun gibi gelip Karun olmamak" ifadesi de bir bakıma Kul Ahmet'in Ahmet Bey olarak sınavını işaret eder. İmkansızlar, yokluklar söz konusuyken ilkelerine sadık görünmenin aldatıcılığı, güce, paraya, imkana kavuştuktan sonraki hal, tavır ve tutumlar ile daha belirleyici bir hal alır. İmtihan, yokluk ile olduğu kadar varlık ile de gerçekleşir ve yaşanan tecrübelerin gösterdiği üzere, varlık ile olan imtihanı vermesi de daha zor ve çetindir.
Burada anahtar kelime olarak "niyet" ön plana çıkar. Ahmet Bey olma endişesi taşımadan, inandığı gibi yaşayan Kul Ahmet'in ceketini çıkartıp cenazeyi kaldırması hasbi bir tavırdır mesela. Ve şartlara, durumlara, olaylara göre de bu niyetin değişmemesi beklenir haliyle.
Ramazan dolayısıyla belediyelerin düzenledikleri iftar sofraları da özünde güzel bir hizmet olarak görünür. Fakirler, muhtaçlar, yolda kalmışlar nasiplenir, zengin ile fakir arasında bir köprü kurulur. Ancak, bunu yaparken de niyeti doğru koymak gerekir. Sonuç açısından bakınca muhtaçların, yoksulların faydalanması vardır ortada, ancak bunu gerçekleştirirken izlenen yol, yordam da niyetin sorgulanmasına sebep olmamalıdır.
Geçen günlerde bir ilçede kurulan iftar sofrası, bu niyetlerin sorgulanmasına sebep oldu. İstanbul'un bir ilçesinde kurulan, 10 km uzunluğunda ve yaklaşık 40 bin kişinin katıldığı iftar sofrası, işi bağlamından koparmaya bir örnek gibiydi adeta. Washington'da kırılan 16.200 kişilik sofra rekorunun geçildiği açıklanmış söz konusu belediyenin internet sitesinde. Maksadın iftar sofrası kurarak oruçlarını açmak isteyenlere, muhtaçlara, yoksullara hizmet mi, yoksa Guinnes Rekorlar Kitabı'na girmek mi olduğu konusunda şüpheler doğuran bir dolu açıklamayı ilave etmişler bu arada. Bu noktada, niyetin farklılaşması, gösterişe, şatafata, reklama kayması sonucu doğar ve her afişe kendi resmini yapıştıran belediye başkanı zihniyeti (ki genel bir tutum haline gelmiştir bu seçilmiş yöneticiler arasında, her yaptığını insanların gözüne sokma çabası) gösterir yüzünü. Reklamın olduğu yerde de samimiyetten bahsetmek zorlaşır.
İşte bu yüzden önemlidir Kul Ahmet olmak kadar Ahmet Bey olduktan sonra da aynı çizgide devam edebilmek. Kul Ahmet iken "kimsesizlerin kimi" olduğunuzu söyleyip, Ahmet Bey olduğunuzda reklam ve rekor peşinde koşarsanız, "ya nasip" de "ya kısmet" de tuz buz olur, ceketin kerameti de uçar gider. Son tahlilde, bir iftar sofrasını Guinnes Rekoru denemesine ve dolayısıyla da bir reklam vasıtasına çevirmek kadar manalı hale gelir eylemler ve söylemler.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



