Yaklaşan 12 Haziran milletvekili seçimleri dolayısıyla siyaset "ısınma"ya başladı. Parti liderleri, ceplerinden bir şey çıkmadığı için milleti vaat yağmuruna tuttular. Ne yazık ki sözün bittiği yerde vaatler; vaatlerin bittiği yerde de küfür ve hakaret devreye girdi. Öncelikle, küfür ve hakaretin kimseye bir şey kazandırmadığını, sadece söyleyenin ruhunu yelpazelendiren bir "sapma" olduğunu belirtmek gerekir.
Küfür ve küfürlü bir hayatın bütün kurumlarıyla yürürlükte olduğu bir dönemde yaşamak, gerçekten "peygamber sabrı" gerektiriyor. Çünkü küfür ve küfürlü hayat, herkesi kendi cazibesine çekmek ve tuzağına düşürmek için her türlü yola ve yönteme başvurmaktadır. Küfrü, söylemlerinin merkezine oturtanların, hedeflerine ulaşmak için başvurmadıkları ve başvurmayacakları usul yoktur.
Öyle bir rüzgâr estiriliyor ki, doğal (fıtrî) ahlâk değerlerini bile savunamıyorsunuz, savunmaya kalksanız bile öyle bir saldırıya uğruyorsunuz ki, savunduğunuza da, savunacağınıza da pişman ediyorlar. Küfür böylesine ısrarcı. Ahlâksızlığın ödüllendirildiği bir dünyada yaşıyoruz. Trafikte birçok kişinin hayatının karartan içkinin bile, özgürlük adına hayatımızın her alanını nasıl esir aldığını ellerimizle tutar hale geldik. Üstüne üstlük görsel ve yazılı medya bunları meşrulaştırmak için var gücüyle çalışmaktadır.
Küfür, kendini meşrulaştırmak için mücadele verirken, terör dahil her türlü hileyi meşru görmektedir. Tahrik etmek ve muhatabını harekete geçirmek için küfrediyor, hakaret ediyor, alay ediyor. Ta ki, "Böyle bir zillet içinde yaşamaktansa..." deyip oyuna gelinceye kadar...
Hani çocuğunuzla oyun oynarsınız da, güya o size vurdukça, siz de yem olsun diye onun adına kendinize vurup, onun vurmasını istersiniz ya, işte küfür de böyle yapıyor. Fakat o, ciddi ciddi yapıyor bunu sizin adınıza. Sizi yok etmek için, yaşatmamak için vuruyor.
Ses getirecek, dikkate alınacak, kamuoyu oluşturulacak ve toplumları inandıracak biçimde tezgâhlar kuruyorlar. Ülkeleri, binaları, yolcu araçlarını bombalıyorlar, kamuoyunca tanınan veya "tanınır hale getirdikleri insanları" öldürüyorlar; cinayetleri, müslümanların üzerine kalacak şekilde birtakım işaretler bırakarak veya kiralık katillerine, "Ben bunu şeriat adına yaptım" dedirterek hedef şaşırtıyorlar.
Onlar, "Minareyi çalan kılıfını hazırlar" ironisi bağlamında, her sıçrayışlarında "günübirlik" de olsa başarıya ulaşıyorlar, tuzaklarını fark ettirmeyecek önlemler alıyorlar. Medyanın aynı istikametteki bombardımanı sayesinde kimseye aksini düşünme fırsatı bırakmıyorlar.
Onlar, âhirete inanmadıkları için, günübirlik yalancı başarıları, "başarı" olarak görüyor ve gösteriyorlar. Onlar, yaptıklarının bir gün hesabı sorulacağına inanmadıkları için, fırsat buldukça bütün kinleriyle küfretmeye devam ediyorlar.
Ne yazık ki, kendine bir dünya kuramayıp küfrün oyununa gelenler kaybediyorlar. Belgesellerdeki ceylanlar gibi aslan tarafından tuzağa düşürülerek avlanıyorlar. Yalanın, yalancı yalanları bunları öylesine bir tuzağa düşürüyor ki, adınız yalancıya çıksa bile yalanın cazibesine ve rüzgârına kapılıyorsunuz.
Hakikatin sesi rahatsız ediyor yalancıları. "Nur"un "nuru" gözlerini görmez hale getiriyor. Onların gözlerinin görmemesi bu yüzdendir zaten. Gerçekler kötü gösterilebiliyor onların körlükleri yüzünden.
Onlar, bodrumda karanlığa alışmış insanın yeryüzüne çıkmak istememesi gibi bir hali yaşıyorlar. Güneşin aydınlığı rahatsız ediyor onları. Kurdukları dünyanın yıkılmasını istemedikleri için de, aydınlığın nurunu çirkinlik olarak gösteriyorlar. Onlar, fitne ve fesat medeniyetinin olabildiğince hüküm sürmesini istiyorlar. Aslında yaptıklarının zulüm olduğunu biliyorlar, fakat kendi yaptıkları zulmün ve haksızlığın aynısına uğrayacaklarını sandıkları için daha sıkı sarılıyorlar küfürlerine...
Firavun'un daha yeni doğmuş Musa'yı düşman gördüğü gibi; meyve verecek, güzel bir görüntü oluşturabilecek her türlü "filiz"i kendilerine düşman olarak görüyorlar. Onların dünyası öylesine karanlık bir dünya ki, ahlâksızlık güzel, ahlâkî olan ne varsa çirkindir.
Dün de bugün de bazı gafiller sabrı, zillet ve korkaklık olarak sunmaya çalışıyorlar. Tam aksine sabrın, önlemin "zafer" olduğu / olacağı hiçbir zaman akıldan çıkarılmaması gerekir. Büyük emeklerle yetiştirilmeye çalışılan filizlerin meyve vermesi lâzımdır. Vakti gelince bu meyveler, küfrün mensuplarının da kurtuluşu / gıdası olacaktır. Yıkmak şeytanî bir tavırdır, onarmak, imar etmek insanî ve İslâmî... Düşününüz ki yaptığınız şeylerden birçok insan istifade ediyor ve edecektir. Onlar sizin için dua ediyorlar ve edecektir. Niçin dua edilen olmayalım ki? Karamsarlığa, yeise yer de yok prim de yok bizim dünyamızda...
Hakikat yolunun yolcusu olmak, aynı zamanda sabra ve meşakkate de talip olmak demektir. Tahriklere kapılmak, oyuna gelmek cahilliktir. Cahilliklerden yüz çevirmek ve uzak durmak inanmış insanın işidir. İçi irin dolu bir dünya, jelatinlenerek güzel gösterilmeye çalışılmaktadır. Bu oyunlara kanmamak gerekir. Şöyle bir geri dönüp bakınız, kime fayda vermiştir şatafatlar? Onlar yalanın kandırmacasıdır.
Gayretimiz ve umudumuz "küfürsüz" bir dünya...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



