Türkiye’nin 2004 yılı sonunda üç tane önemli sorunu vardı. Bir; ucuz ithal cenneti haline gelmiş, iki; dış ticaret açığı patlamış, üç; işsizlik sorunu almış başını gitmişti. Bu göstergelere karşık yine de ekonomi rekor büyüme yakalamıştı. Ne var ki, bu büyüme sanaldı. Çünkü, büyümeye karşılık yeni istihdam sahaları arzulanan düzeye ulaşamamıştı. Bir de iç borç sorunu vardı. Ve iç borç milli gelir ile beraber aynı tempoda büyümüştü. O bakımından 2004 yılı aslında her alanda bir rekorlar yılı olmuştu. Milli gelirde rekor kırmış, yine aynı hızda büyüyen iç borçta da rekor kırmıştık. Hakeza, dış ticaret açığı ve işsizlikte de rekor kırmıştık.
Ancak resmin bütününde neler olduğuna bakmamıştık ya da baktırılmamıştık. Doğrusu ikincisi olanı.. Zira, AKP hükümeti, IMF, medya ve iş çevreleri bizim gerçekçi tabloyu görmemizi istemiyorlardı. Sürekli olarak, hızlı büyümeyi, enflasyonun düşmesini, döviz bolluğunu önümüze servis ederek, sanki ‘lale devri’nde yaşadığımızı belleklerimize pompalıyorlardı.
Şimdi ortaya koyacağımız tablo ise hep gözlerden kaçırılıyor/kaçırılmaya çalışılıyordu. Peki, bizim ısrarla vurguladığımız tablo neydi? Lafı eğip, bükmeden rakamlarla ortaya koymaya çalışalım. Türkiye’nin 2001 yılında dış borcu 112 milyar dolardı, şu andaki borcu ise 162 milyar dolar. Yani, AKP’nin iktidar olmasıyla birlikte geçen üç sene zarfında Türkiye’nin borcu 50 milyar dolar daha artmıştı. Bu cumhuriyet tarihi boyunca görülmemiş bir şeydi.
AKP, bir rekoru egale etmişti. Bu, çok büyük bir tehlike. Çünkü, çevremizde olup biten işgal hareketlerinin daha geniş bir alana yayılması durumunda döviz kurlarında bir hareketlenmenin olması kaçınılmaz gözüküyor.
Önce şunu hatırlamakta fayda var; Türkiye göreceli olarak yüksek faiz veren bir ülke. Fakat, yarın öbür gün bu faizlerin getirisinin göreceli olarak dış piyasalara göre geri kalması veya dış ticaret açığının, kısa vadeli borç stokunun hassas bir noktaya ulaşması neticesinde 40 milyar doları aştığı vurgulanan sıcak paranın çıkması halinde döviz kurlarında da bir hareketlilik yaşanacağı kaçınılmaz olarak duruyor.
Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erinç Yeldan’a göre, Türkiye finans piyasaları spekülatif bir saldırı altında bulunuyor. Olası bir yön değiştirmede, döviz kuru pahalılaşacak. O vakit iç borç yükü artacak, bununla beraber enflasyon tetiklenebilecek.
Yeni bir kriz sözkonusu olabilir mi?
Yeldan, “aynı suda iki defa yıkanılmaz” diyerek 1999 ve 2001 yıllarında yaşanan krizlerin bir benzerinin bu sefer olmayacağını söylüyor. Bunun yerine daha uzun süreye yayılmış bir durgunluk ortamının tesis edilebileceğini belirtiyor. (Prof. Yeldan’ın bu tespiti şu an piyasalarda kendini gösteriyor. Zira, özellikle esnaf tabanında bir kalıcı durgunluğun işaretleri gelmeye başladı)
Yeldan, bu krizin kökeninde bankacılık sektörünün olmayabileceğini ifade ederek, “Arjantin’in, Meksika’nın, Türkiye’nin ya da Asya ülkelerinin geçmişte yaşadığı krizlere iktisatçılar ‘ikinci nesil krizler’ adını vermişlerdi. Bundan sonraki krizler ise özelleştirmelerin tamamlandığı, IMF emirlerine harfiyen uyulduğu bir ortamda, bir hane halkları krizi olarak, kredi kartlarındaki borçların aşır yükselmesinden dolayı, dış ticaret açığındaki bu önlenemez yükselmeden ve toplam borçta yükselmeden dolayı, ‘hane halkları borç krizi’ olarak tezahür edebilir. Dolayısıyla hane halklarının çok zor bir ödeme güçlüğü içine girdiği, toplumsal sorunların arttığı bir şekilde tezahür edebilir. Böyle bir krizin yapısal koşulları oluşuyor.”uyarısında bulunuyor.
Maliyeti ağır olacak..
İktidarın ve güdümlü medyanın bize dayattığı ‘lale devri’nin maliyeti biraz ağır olabilir. Kehanette bulunmak zor, ama, Türkiye’de ithalata dayalı ara malların ucuzlamasından kaynaklanan bir büyüme var ve bu büyüme neticesinde oluşturulan ‘sanal resim’ ani bir döviz hareketliği sonucunda tersine dönebilir. Bu da finans dünyasında bir panik havası estirebilir.
Prof. Erinç Yeldan, bunu şöyle yorumluyor: “Bu spekülatif balon bir gün patlar ise kriz olarak ya da uzun süreli durgunluk olarak Türkiye ekonomisine bedeli çok ağır olacaktır. Şu anda böyle bir yapısal sorunların ipuçlarını görüyoruz. Sonbahar bu açıdan kritik bir dönem olacaktır.”


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



