Geçen haftaki Türkiye-İsrail voleybol maçı ve maç esnasında İsrail takımının antrenörü ile iki MOSSAD ajanının Türkiye tişörtleriyle kendilerini kamufle etmeleri (herhalde bizim süper sorun çözücü diplomasimizin eseridir bu akıl) üzerinde durmaya değmez gibi gelebilir ilk anda. Ancak, mütemadiyen İsrail'e sert (!) tepkiler gösteren (görüntüde tabii), esip gürleyen ve buna bağlı olarak "en kahraman Rıdvan" çıkışlarını ciddi ciddi bir siyasi rant mekanizmasına çeviren bir siyasi iktidar varken, "tavşana kaç, tazıya tut" diyen bu anlayış milyonlarca insanı açıkça kandırıyor. "-Mış gibi yapmak"tır bu ve samimiyeti de tümüyle sorunludur. Mavi Marmara saldırısının ardından, sözüm ona dünyayı ayağa kaldıran, diplomasi taarruzuna (!) kalkanların meğerse en büyük yaptırımları, Mavi Marmara saldırısının hemen peşinden, Ümit Milli Takımın İsrail ile yapacağı hazırlık maçını iptal etmekmiş sadece. "Hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı" türünden büyük laflar, süslü demeçler her zamanki gibi beyhude ve amaca hizmet etmekten uzakmış. Kayıtsız şartsız destek veren medya eliyle vücuda getirilen "İkinci Davos Zaferi" (Birincisi ne menem bir zaferdi ki, yarım saat sürmüştü) balonu da hâlâ anlamak ve ısrarla görmek istemeyenlere rağmen tuz buz olmuştur.
Her ne kadar, ilk andan itibaren birçok soru işareti ve siyasi ranta tahvil etme gayreti ortalardayken ve İsrail'in kepaze tavrı da güya sert (!) söylem ve tedbirlerle (!) zerre sarsılmamışken, kamuoyunun gazını alan, yüreğini soğutan birkaç beyanat ve birkaç jest dışında yapılan hiçbir şey yoktu zaten. Kayıtsız şartsız destek veren medyada çarşaf çarşaf ilişkilerin eskisi gibi olmayacağı yollu ifadeler yazılırken, aynı günlerde ABD'ye gönderilen ve hem ABD, hem de İsrail odaklı bir tamir çalışmasını amaçlayan heyet de "dostluğun" sarsılmaması için ter döküyordu her ne hikmetse. Gerçi burası Türkiye'dir ve aradan birkaç hafta veya ay geçtikten sonra toplum tarafından unutulmayacak hemen hemen hiçbir şey de yoktur. Gayrı resmi bağlamda söz konusu olan iptallerin resmi bağlamda dahiyane (!) çözümlerle kitabına uydurulması, toplumun uyutularak çarkın döndürülmesi her daim devam etmiştir, bu gidişle de eder.
Davos'taki hadisenin üzerinden bir sene bile geçmeden mayınlı arazilerin temizlenmesi işinin hararetle İsrailli firmaya verilmek istenmesi ve buna karşı çıkanlara atılan fırçalar, İsrail'in BM Güvenlik Konseyi'ne üyeliği ile ilgili oylamada Türk delegasyonunun salondan kaçması, daha birkaç ay önce İsrail'in OECD üyeliğine Türkiye'nin hayır diyememesi ve perde gerisinde daha bilmediğimiz nice bağlantılar, Mavi Marmara'dan sonraki çıkışların da sabun köpüğü ve samimiyetten uzak olduğunu işaret ediyordu zaten. Fikri takip yok maalesef bu ülkede ve bir olayı değerlendirirken geçmişine bakmak da zor geliyor insanlara. Arz-ı Mevud diyerek binlerce yıldan beri içlerinde yaşattıkları, her koşulda en üstün ideal olarak uğruna her türlü haksızlıkları ve kıyımları yaptıkları bilinen bir millet, bugün Ortadoğu coğrafyasının bağrında bir hançer gibi ve bu vaat edildiği söylenen toprakların önemli bir bölümü de bizim topraklarımızda.
Dünya Siyonist Kongresinde belirlenen Yahudi devletinin sınırları, sonraki yıllarda Abdülhamit tarafından isteklerinin reddedilmesi üzerine İngiltere tarafından teklif edilen Uganda'ya da sıcak bakmayan Yahudiler için oldukça önemlidir. Küçük yerleşimler şeklinde başlayıp sonrasında dünyanın birçok yerinden nüfus taşıma ve bu arada da tedhiş faaliyetleriyle yerleşe yerleşe Kudüs'e kadar varmışlardır. Komplo teorisi denip çöpe atılamayacak kadar gerçek olan bu durum, yakamızı bir türlü bırakmayan Şark Meselesi'nin gidişatında da belirleyicidir. Bugün yanı başımızda kurulmasına ses çıkaramadığımız, "kırmızı çizgimiz" olarak tabir ederken çiğnettiğimiz Kuzey Irak'taki Kürt devleti olgusu da, bu tarihi gerçeklikten azade değildir ve aşiret reisine "ağabey" diyerek samimiyet tesis etmekten daha sofistike ve anlamlı adımları gerekli kılar.
"Sıfır sorun" diyerek adeta milli meselelere "light" çözümler üretme kolaycılığı ve şaşkınlığı da çevremizdeki koyun postundaki kurtların iştahını kabartmaktadır. Sayısı ve şiddeti yazın gelmesiyle bir anda artan terör olaylarını çok basit bir şekilde "taşeron" diye kestirip atmak da, hem bu işteki beceriksizliği, hem de politika üretmedeki kafa karışıklığını gösterir sadece. Terörü birilerinin yıllardır kullandığı, beslediği halihazırda biliniyorken ve akşamdan sabaha veya son birkaç ay içinde desteklemeye başlamış gibi tepkiler vermek, kamuoyunu her zamanki gibi kandırmaktır. Atılan adımların (Kürt açılımı gibi) Türkiye'yi, Garp'ın (Şark Meselesini çözmek isteyenlerin) sevk etmek istediği noktaya götürdüğünü bile bile (veya bilmeyerek, ki hangisi daha kötü ayrı mesele) hala suçlu aramak beyhude çabadan öte bir şey değildir.
Bu bağlamda, İngiltere ile Türkiye'nin ilişkilerinde "altın çağı" yaşadığını söyleyen Başbakan, acaba İngiltere ile Türkiye'nin tarih boyunca olan ilişkilerini, bugün Türkiye'nin başına bela olan tüm ihtilafların veya sorunların müsebbibinin ve kaynağının kim olduğunu ve dahası İngiltere'nin gerçek manada bir "diplomasi uzmanı" (yani çıkarları konusunda taviz vermeme ve bu uğurda her türlü kurnazlığı yapma, şeytana pabucunu ters giydirme üstadı) olduğunu düşündü mü hiç? Unutmamalı ki, 13 Kasım 2007'de TBMM'de konuşmasına izin verdikleri eli kanlı Şimon Peres de muhtemelen o tarihte kendilerine "dostluktan", "ilişkilerdeki altın çağdan" bahsetmişti. Bizler sürü olmaya devam edersek koyun postundaki kurtlar ayrılmayacaklar etrafımızdan, bugüne kadar yaptıkları gibi. Batı dünyası, avlarını yiyen sırtlanlar gibidir. Kurban can çekişirken onlar hem karınlarını doyururlar, hem de pis pis gülerler.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



