Toprağa bağlı bir millet olma vasfımız gittikçe kayboluyor. Boşalan köyler, ıssızlaşan Anadolu coğrafyası bu gerçeği ortaya koymaktadır. Köyler sahipsiz kalıyor, şehirler kalabalıklaşıyor. Köylerden şehirlere kalabalıklar akıyor, şehirler nefes almakta zorluk çekiyor. Kapitalist sistemin yaygınlaşması ve kent hayatının özendirilmesi, köylerin boşalmasında önemli etken oldu. Kasabalarda, köylerde yaklaşık altı ay çalışıp, kalan altı ayı kazandıklarıyla geçiren insanlar, bu rahatlığı bırakarak şehirlerde senenin tamamını çalışarak geçiren gönüllü köle olmaya razı oldular. Kentin acımasız çarklarına kendini kaptıran dünün köylüleri, bugünün kentlileri iç dünyalarında derin bir pişmanlığı yaşıyorlar. Lakin her şey geride kaldı, iş işten çoktan geçti. Duyulan pişmanlığın pratikte bir karşılığı yok. Çünkü geldiği kentte kapitalist sistemin çarklarına elini kaptıranlar, şimdi tüm varlıklarıyla bu zalim sistemin gönüllü köleleri olmaktan kendilerini kurtaramadılar.
Cumhuriyet'in ilanıyla birlikte köye ve köylüye karşı takınılan tavır, Türk edebiyatında bir dönem bir furya olarak ortaya çıkan köy romanlarında açıkça görülür. ''Milletin efendisi''olarak gösterilenin aksine köylü, ''medeniyetten uzak, kaba-saba, yabani ve mutlaka ehlileştirilmesi gereken''insanlar olarak görüldü. Sonuçta halkına tepeden bakan, onları tanımayı ve anlamayı denemeyen yazarların yazdıkları ucuz köy romanları ortaya çıktı. Bu romanlarda ortaya konulan düşünceler, bir bakıma resmi ideolojinin halkına karşı nasıl bir bakış açısına sahip olduğunu da ortaya koyar cinstendi. Bu bakış açısı seksen yılda köyleri ve kasabaları boşaltarak, milletin toprakla olan bağını koparmıştır.
Türkiye İstatistik Kurumu verileri, Türkiye'nin hızlı bir şekilde kentleştiğini, köy nüfusunun aynı hızla azaldığını ortaya koyuyor. 1927 yılında nüfusun yaklaşık yüzde 76'sı köy ve beldelerde yaşarken, 2009 yılına gelindiğinde bu oranın yüzde 24'e gerilediğini görüyoruz. İl ve ilçelerdeki nüfus oranı ise yüzde 24'ten yüzde 76'ya yükselmiş. Seksen iki yılda Türkiye'de görülen nüfus değişiklikleri, dünya gerçekleriyle çelişen bir olgudur. Dünyanın hiçbir ülkesinde bizde yaşanan köy-kent dengesizliği görülmemiştir. Türkiye dışındaki ülkeler, kent ile köy nüfusunu dengelemişler, köylülerini bizim gibi hor görmemişler, köylerin içini bizim gibi boşaltmamışlardır. Burada bilinçli bir tavrın olduğunu görmek gerekir. Bütün gelişmiş ülkeler köylerini, kasabalarını korurken, geliştirirken biz, seksen yılda köyleri ve kasabaları bir yük olarak gördük, ortadan kaldırmak için elimizden geleni yaptık. Hâlbuki biz köylü bir millet olarak var olduk ve her zaman kanaat sahibi olduk, kendi yağımızla kavrulmayı bildik. 1950'de kapitalist sistemle tanışan Türkiye, özellikle 1980 sonrası hem siyasi hem de ekonomik olarak küresel sistemin emrine girince taşlar yerinden oynadı ve kırsaldan kente doğru dengesiz ve ürkütücü bir nüfus akışı oldu. Sonuçta bugün yaşadığımız büyük karmaşa ortaya çıktı. İnsanları yerlerinden, yurtlarından eden, yıllardır Türkiye'yi sorunlar yumağı haline getiren zorba ve baskıcı sistem derin yaralar açmaya ve insanlarını mutsuz kılmaya devam ediyor.
1980'li yıllar, kentleşmenin yoğun bir şekilde yaşandığı yıllar oldu. Bu yıllar aynı zamanda Türkiye'nin her yönüyle kapitalist sisteme geçmesine de zemin hazırladı. İnsanların şehirlerin yolunu tutmaları için bir dizi önlem alındı. Kasabalarında ve köylerinde kendi halinde yaşayan, kendi yağıyla kavrulan insanların geçim kaynakları olan tarım ve hayvancılık kasıtlı olarak bitirildi. Sonuçta insanlara, şehirlere göçmekten başka bir yol bırakılmadı. Şehrin varoşlarında hayata tutunmaya çalışan yığınlar, bir esaret payesi olan asgari ücretle hayata tutunmanın mücadelesini veriyorlar. Nice umutlarla geldikleri büyük kentlerde yaşadıkları hayal kırıklığı, geride yığınlarca mutsuz, umutsuz ve yorgun yüzler bıraktı. Köyler ve kasabaların ıssızlaştırıldığı bir zamanda et, süt ve tarım ürünlerinde fiyatlar tavan yapıyor. Bir tarım ülkesi olan Türkiye dışarıdan tarım ve hayvansal ürünleri ithal eder duruma getirildi. Bu, ülke adına utanılacak bir durumdur. Anadolu insanının can damarı olan Et ve Balık Kurumları, şeker fabrikaları, tarım ürünlerini işleyen tesisler bir ihanetin son perdesi olarak birer ikişer kapatıldı. Böylece köylerinde, kasabalarında kendi halinde yaşamakta olan insanlara kentlerin yolunu tutmaktan başka bir seçenek bırakılmadı. Türkiye'nin gerçeklerinden bihaber olan siyasetçiler, yıllarca boş ve manasız gündemlerin peşinde koşarken, çoktan köyler boşalmış, Anadolu toprakları sahipsiz kalmıştı.
Sonuçta küresel sömürgecilerin planı kusursuz işliyor. Toprakla uğraşan ve geçimini oradan sağlayan insanların varlığı, kapitalist sistem için artı bir değer ifade etmediği için insanların topraklarından koparılması elzemdi. Yapılan da bu oldu.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




