Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner ve üç kuvvet komutanının YAŞ'a üç gün kala emeklilikleri, daha doğrusu istifaları kamuoyu için sürpriz gibi görünse de, süreci yakından takip eden gazeteciler için hiç de sürpriz bir gelişme olmadı.
Basına konuşmayı çok sevmeyen ve hükümetle uyumlu bir görüntü çizen Işık Koşaner'in, gerçekte Ergenekon ve Balyoz operasyonları kapsamında gözaltında tutulan emekli ve muvazzaf askerlerin durumundan son derece rahatsız olduğu biliniyordu. Bir önceki YAŞ toplantısında bazı isimler üzerine yaşanan tartışma krizin ilk işaretiydi. O toplantıda, haklarında yakalama emri çıkarılan terfi sırasındaki 11 general ile çok sayıdaki muvazzaf albayın terfi işlemleri gerçekleşmedi. Hasan Iğsız'ın Kara Kuvvetleri Komutanlığı, Genelkurmay İkinci Başkanı Arslan Güner'in de Jandarma Genel Komutanlığı engellendi. Jandarma komutanlığına Necdet Özel getirildi. YAŞ sırasında yaşanan kriz o gün için aşılmış görünse de, kararlar komuta kademesini memnun etmedi.
Kulislerde dolaşan bilgiye göre Işık Koşaner ilk kez istifayı 12 Şubat 2011'de Balyoz davası kapsamında 163 subay hakkında tutuklama kararı çıkınca gündemine aldı. 18 Şubat'ta Hasdal Askeri Cezaevi'ni kuvvet komutanları ile birlikte ziyaret ettiğinde bunu oradakilerle paylaştı. Ancak çevresinden gelen ısrarlar üzerine bu istifasını erteledi. Daha doğrusu istifadan vazgeçmiş görünse de, Vatan'dan Murat Çelik'in aktardığı bilgiye göre emeklilik hazırlıkları yapmaya başladı. Mart 2011'de Ankara Merkez Orduevinin yakınında bulunan lojmanlarda, emekliliğini geçireceği evi seçip, tefrişine başladı. Emeklilik günlerinde kullanacağı bir otomobil aldı. Yani iki yıl sonra emekli olması beklenen Koşaner, iki buçuk yıl öncesinden emeklilik için gerekli hazırlıkları yaptı. Sigarayı günde üç pakete çıkaran Koşaner için yakın çevresi, "İstifaya hazırlanıyor" yorumu yapmaya başladı.
Koşaner, 30 Mayıs'ta Harp Akademileri Komutanı Orgeneral Bilgin Balanlı'nın tutuklanması üzerine yakın çevresine "istifa edeceği"ni bildirdi. Ancak bunun 12 Haziran seçimleri öncesi hükümetin işine yarayabileceği endişesi üzerine, kararını yine erteledi.
Genelkurmay Başkanı'nın istifa edeceği söylentileri artık daha geniş bir kesimde konuşulmaya başlanmıştı. Taraf'tan Emre Uslu, 8 Haziran 2011 tarihinde yazdığı yazıda, "AKP seçimden tek başına iktidar olarak çıkarsa Koşaner istifa edecek" diye yazdı. Uslu, yazısında şunları belirtti: "Bazı çevreler Koşaner'in istifa kararını çoktan verdiğini, sadece uygun zamanı kolladığını söylüyor. Uygun zamanın seçim sonrası olduğu, uygun şartların da seçim sonuçlarına göre değişeceği söyleniyor. Eğer AKP tek başına iktidar olursa Koşaner seçim sonrasında istifa edip hem AKP'yi zor duruma düşürmeyi hem de seçim sonrası başlayacak olan Anayasa değişikliği çalışmalarına balta vurmayı düşünüyor, değerlendirmesi yapılıyor."
Bu arada eski Genelkurmay başkanlarından Hilmi Özkök'ün 16 Haziran'da, İlker Başbuğ'un da 17 Haziran'da ardı ardına Koşaner'i ziyarete gitmeleri, "İstifadan vazgeçirme ziyaretleri" olarak yorumlandı.
Seçimden hemen sonra CHP ve BDP'nin boykotuna rağmen tutuklu vekillerin salınmaması ve hükümetin bu konudaki tavrı, Işık Koşaner'de YAŞ'ta da benzer bir krizle karşılaşılacağı ve tutuklu askerlerin terfi ettirilmeyeceği kanaatinin oluşmasına neden oldu.
Geçen yılki YAŞ'a göre bu yıl yapılacak toplantıda çok daha büyük bir krizin yaşanacağı bekleniyordu. Hükümetin geçen yıl uyguladığı 'ne terfi ne de emeklilik' formülüne bu kez sıcak bakmadığı, Balyoz davası kapsamındaki 42 generali emekli etme eğiliminde olduğu yazılıp çizilmeye başlamıştı. AKP Kütahya Milletvekili Dr. Soner Aksoy'un gazete manşetlerine çıkan, "Dünyanın en kalabalık ordusu olan Çin'de bile bizdeki kadar general yok" açıklaması da, YAŞ toplantısı öncesi anlamlıydı.
Bütün bu işaretler üzerine hükümet, YAŞ toplantısı öncesi bir çözüm için üçlü görüşmeler maratonu başlattı.
Cumhurbaşkanı Gül, Başbakan Erdoğan ve Genel Kurmay Başkanı Koşaner arasında başlayan görüşmelerde, Koşaner çoğu tutuklu 17 subayın YAŞ'ta terfi ettirilmesini istedi. Gül ve Erdoğan ise tutuklu paşaların emekli edilmesi görüşündeydi. İkinci gün yapılan görüşmede de taraflar yine aynı görüşü ortaya koydu. Cuma günü Çankaya Köşkü'nde yapılan son toplantıda Başbakan geçen yılkine benzer bir YAŞ krizinin yaşanmaması uyarısında bulunurken, Gül ortamı yumuşatmaya çalıştı. İddiaya göre "Mahkeme kararı olmadığı için teamüller gereği terfi etmeleri gerekir" diyen Koşaner'e Başbakan'ın cevabı "Teamüllere değil, kanunlara göre hareket ederiz" şeklindeydi. Yine iddiaya göre Koşaner toplantıdan ayrılırken istifa restinde bulundu, Erdoğan ise "İsteyen istifa edebilir" dedi.
Toplantıdan 11.30'da ayrılan Koşaner, 14:40'ta emeklilik yazısını Köşk'e gönderdi. 18:30'da kuvvet komutanlarının emeklilik talepleri açıklandı.
Paşaların beklentisi, toplu istifa ile hükümeti zor durumda bırakmaktı, ancak hesapladıkları bir şey vardı, medya 28 Şubat'taki medya değildi.
Post-modern medya
Işık Koşaner ve kuvvet komutanları önce toptan istifa ettiler dendi, arkasından Jandarma Genel Komutanı dışındaki 4 ismin emekliliklerini istedikleri açıkladı. Hükümet, Jandarma Komutanı Özel ile yola devam kararı aldı.
Haberin ajanslara düşmesiyle, Türkiye ilk dakikalarda kısa bir şok yaşadı. Pencereden kafasını çıkarıp, "tanklar mı geçiyor" diye bakanlar da oldu, radyo ve televizyondan Hasan Mutlucan şarkıları bekleyenler de... Kolay değil, yılların alışkanlığı...
Ancak hiçbir şey olmadı. Her şey normal prosedürü içinde işledi, olması gerektiği gibi neticelendi. Bugünkü YAŞ toplantısında da dünyanın sayılı askeri güçlerinden olan ordumuzun yeni komuta kademesinin şekillenmesi bekleniyor.
Peki neden bir kriz çıkmadı ya da bir kriz varsa nasıl oldu da büyümeden sona erdi. Burada bence hükümetin tavrının yanı sıra medyanın olaya bakışı da önemliydi. Akşam televizyonlar olayı Türkiye'nin normalleşme arayışı olarak sundu, sabahki gazete manşetleri de aynı yöndeydi. 28 Şubat'ta kriz üzerine kriz manşetleri atan gazeteler, anayasa kitapçığı atıldı diye ülkeye tarihin en büyük ekonomik krizlerinden birini yaşatan medyamız, bu kez sağduyulu davrandı.
Milletin oylarıyla işbaşına gelmiş Refahyol iktidarının, post-modern darbeyle yıkılmaya çalışılmasında dönemin post-modern medyasının üstlendiği rol aşikar. 28 Şubat döneminde "Refah Bunalımı", "MGK kararlarını Erbakan imzalamayınca kriz doruğa çıktı", "Ordudan Dört Uyarı", "Tank Sesleri" manşeti atan gazeteler, bu kez krizin iki saatte çözüldüğünü yazdı.
Evet Türkiye normalleşme sancısı yaşarken, medyamız da normalleşme eğilimi gösteriyor. Dileriz bu normalleşme çabası en kısa zamanda amacına ulaşır. Ama yine de insan sormadan edemiyor, o dönemde medyamız aynı sağduyulu manşetleri atsaydı, Türkiye bugün yaşadığı demokratikleşme sancılarını çoktan geride bırakmış olmaz mıydı?
Norveç katliamının şifreleri
Bütün dünya 22 Temmuz'da Norveç'te yaşanan korkunç saldırıyı konuşuyor. Önce hükümet binasına yapılan bombalı saldırı ve yine aynı saatlerde iktidardaki Sosyal Demokrat Parti'nin Ütoya adasında gerçekleştirdiği gençlik kampındaki silahlı baskında çoğu genç toplam 76 kişi hayatını kaybetti.
Saldırıyı, kendini mason ve Tapınak Şövalyesi olarak nitelendiren Norveç'li Anders Behring Breivik'in yaptığı açıklandı. Saldırının hemen ardından Breivikin mason kıyafetiyle çekilen fotoğrafı ve Tapınak Şövalyesi olduğu yönündeki açıklamaları, her nedense daha sonra unutturulmaya çalışıldı. Şimdi dünya kamuoyu Breivik'in yabancı düşmanı, koyu Hıristiyan bir deli olduğuna inandırılmaya çalışılıyor. Norveç istihbaratı, Breivik'in dış bağlantılarının ve örgütlerle ilişkisinin bulunamadığını şimdiden açıkladı. Mahkemesinin de basına kapalı olarak yapılacağı duyuruldu. Ancak sokakta polis görmeye bile alışık olmayan Norveç'i kana bulayan saldırının gerçek nedeni ne, bu saldırın arkasında kimler var? Breivik'in saldırıdan önce kaleme aldığı ve dünyanın birçok bölgesine mail yoluyla gönderdiği manifestosunda dikkat çeken İsrail hayranlığı ne anlama geliyor? Müslümanlara olan düşmanlığının, Avrupa'nın Müslümanlardan, İsrail'in Filistinlilerden temizlenmesi görüşünün temelinde ne yatıyor? Manifestosunda neden en büyük tehlikenin "Anti-Siyonizm" olduğunu vurguluyor. Manifestonun büyük bir bölümü İsrail hayranlığına ve Büyük İsrail'i kurma hedefinin önemine ayıran Breivik, niçin "İsrail'in Filistinlileri bulunduğu bölgeden kovmasına yardım edilmeli" diyor. Saldırıyla, Norveç'in Filistin davasına hem maddi hem de manevi en büyük desteği veren batılı ülke olmasının bir bağlantısı var mı? İskandinav Avrupa ile Ortadoğu'nun, Oslo ile Tel Aviv, Kudüs ve Gazze'nin arasında ne bağ olabilir?
Komplo teorileri üretecek değilim. Ama sadece son birkaç yılda dünya medyasında çıkan haberlere bir göz atarsak, Norveç saldırısının nedenleri konusunda ipuçları verebilecek bazı kilometre taşlarına ulaşılabilir.
Norveç katliamına giden yolun kilometre taşları
Norveç'in başkenti Oslo bir çok çatışmalı sorunda barış görüşmelerinin yapıldığı sembol bir öneme sahip. 1993'te Filistin-İsrail anlaşmamaları Oslo'da yapıldı.
* Filistin'de yapılan seçimler sonrası yeni Filistin hükümetini ilk tanıyan Norveç oldu. Norveç'in, Filistin'de Hamas ile El Fetih arasında oluşturulan yeni koalisyon hükümetini tanıdığı bildirildi.
* Filistin özerk yönetimine doğrudan yardımları başlatan ilk batılı ülke konumundaki Norveç, Avrupalı ülkelerin boykotuna rağmen Filistin'e 20 milyon dolar yardımda bulundu.
* Norveç hükümet yönetimindeki yardım fonu, 2010 yılında Doğu Kudüs'te yerleşim yeri inşa eden iki İsrail şirketini fondan çıkardı.
* Norveç Dışişleri Bakanı Jones Gahr Störe, Filistinlilerin BM'nin Filistin'i bağımsız devlet olarak tanıması çabalarının "meşru" olduğunu söyledi.
* Oslo'da 8 Ocak 2011 günü çoğunluğunu sol görüşlü partilerin ve derneklerin desteklediği Filistin'e destek gösterisine 40 bin kişi iştirak etti.
* Norveç, Filistin'e yardımlarını arttırma kararı aldı.
* Norveç, Filistin'de kurulan milli birlik hükümetine direk yardım etmeye hazırlanıyor. Norveç Dışişleri Bakanı Stoere, Filistin Maliye Bakanı'nın açtığı hesaba direk para gönderebileceklerini kaydetti.
* 14 Haziran 2011'de Filistin'i ziyaret eden Norveç'in eski başbakanı Kåre Willoch, Filistin vatandaşı oldu. Pasaportunu Mahmud Abbas'ın elinden alan Willoch, "Filistinlilerin maruz kaldığı vahim adaletsizliğin yavaş yavaş farkına varıyorum ve bunda fiilen tüm Batı dünyası sorumlu." dedi.
* Norveç 19 Temmuz'da Filistin'i tanıyan ilk Avrupa ülkesi olacağını deklare etti. Açıklama Norveç ile İsrail arasında ipleri kopma noktasına getirdi.
* ABD medyasında, Norveç'in Filistin yanlısı kararlarını ağır bir şekilde eleştiren makaleler yayınlanmaya başlandı. Bu konuda en dikkat çeken yazarlardan Manfred Gerstenfeld, "Norveçten kötü kokular yükseliyor" başlıklı makalesinde, Norveç hükümetinin ve aydınlarının İsrail karşıtı ve Yahudi devleti saplantılarıyla dolu olduğu belirtti. "Norveç'te o kadar çok İsrail karşıtı ve anti semitik olay var ki tek bir tanesine odaklanırsanız öbürlerini kaçırabilirsiniz." diyen Gerstenfeld, buradaki tehlikeli gidişatın İsrail hükümeti tarafından ciddiye alınmamasından şikayet etti.
* İsrail Dışişleri Bakanı Lieberman, Norveç'i İsrail karşıtı ilan etti.
* Ankara'yı ziyaret eden Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas'ın Avrupa gezisinin ikinci durağı ise Oslo oldu. 20 Temmuz'daki (saldırıdan iki gün önce) Abbas'ın ziyareti Filistin-Norveç işbirliğinin önemli bir işareti sayılırken aynı gün Filistin'in Norveç'teki temsilcilik düzeyi diplomatik misyona yükseltildi.
* Norveç Dışişleri Bakanı Jonas Gahr Store, Norveç İşçi Partisi'nin "ölüm kampı"na dönüşen Ütoya'daki gençlik kampını ikinci gününde, yani saldırıdan bir gün önce ziyaret etti. Bakan Store, kampta gençlerin "İsrail'i boykot edin!" talebiyle karşılaştı. Gençler, Bakan Store'dan Filistin Devleti'nin tanınmasını istedi. Dışişleri Bakanı ise bu taleplere, Filistinlilerin kendi devletine sahip olması, işgalin sona ermesi ve Batı Şeria'daki duvarın yıkılması gerektiğini düşündüğünü söyleyerek yanıt verdi ve gençlerden alkış aldı.
* Saldırıdan birkaç gün önce kampta çekilen fotoğrafta, gençlerin taşıdığı bir pankartta "İsrail'e boykot" yazısı dikkat çekiciydi. İktidardaki İşçi Partisi'nin gençlik kolları kampının İsrail karşıtı propagandanın yürütüldüğü ve Filistin'e destek toplantılarının yapıldığı bir merkez haline dönüştüğü belirtildi.
* Saldırıdan sonra yayınlanan haberlerde Norveçli Breivik'in manifestosunda siyonizm hakkında şu ifadeleri kullandığı açıklandı: İsrail'le, İsrailli siyonist kardeşlerimizle birlikte anti-siyonizme karşı savaşmalıyız. Muhafazakar Yahudiler Avrupa'nın sadık dostlarıdırlar ve ödüllendirilmeleri gerekir... Nazi eğilimli gençler çok kültürlüğü savunan Yahudilerle, muhafazakar, Müsümanları İsrail'den temizlemeye çalışan Yahudileri birbirine karıştırmamalı..."
* Breivik'in yazdığı yazıları gönderdiği www.document.no sitesi İsrail yanlısı gazeteci Hans-Kristian Rustad tarafından yönetiliyor.
* Saldırıdan sonra yayınlanan bir dikkat çekici makale ise, istihbaratçı Wayne Madsen tarafından kaleme alındı. Madsen, saldırın tek başına yapılamayacak şekilde profesyonelce olduğunu belirterek, istihbarat örgütlerinin bağlantısı olabileceğini yazdı.
* Bazı görgü tanıklarının adada ikinci bir saldırganın olduğu yönündeki ifadeleri de sümen altı edildi.
İşaretler bize gösteriyor ki, Norveç saldırısında aydınlığa kavuşturulması gereken birçok karanlık nokta var. Bu karanlık noktalar Norveç güvenlik birimleri ve yargısı tarafından gerçekten ortaya çıkarılacak mı, doğrusu kuşkuluyuz? Bakalım önümüzdeki günlerde Norveç'in Filistin'i haklı gören politikaları değişecek mi ve saldırı sonrası yeniden dikkat çeken İslamafobia yani Müslüman düşmanlığı hangi boyutlara ulaşacak, hep birlikte göreceğiz.
Çağdışı yasak nihayet kalkıyor
Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, 28 Şubat sürecinin yasakçı dayatması olan Kur'an kursları ile ilgili yaş sınırlamasını kaldırmayı planladıklarını açıkladı. Bozdağ, 12 yaş ve altındaki çocukların Kur'an kurslarına gidemediğini belirterek, "Bir baba, bir anne çocuğunu yazın her türlü kursa, etkinliğe rahatlıkla gönderirken, kendi dininin kitabını öğretmek istediğinde engelle karşılaşıyor. Bu, demokrasi ayıbıdır, hukuk ayıbıdır, insan hakları ihlalidir. Türkiye'yi bu ayıptan kurtarmak için gerekeni yapacağız. Bu uyduruk yasayı değiştireceğiz, bu sorunu çözeceğiz."
AKP'nin geç de olsa bu yasağın kaldırılması gerektiğini görmesi güzel. Biliyorsunuz Saadet Partisi, hükümete 8 yıldır bu yasağın kaldırılması için çağrıda bulunuyordu. Hatırlayacaksınız, Saadet Lideri Kamalak'ın seçim meydanlarında "Çocuklar bale kursuna gidiyor, Tevrat kursuna gidiyor, ama Kur'an kursuna gidemiyor" diyerek, en çok üzerinde durduğu konulardan biriydi bu.
AKP hükümeti, bu çağrıları dikkate alıp, çağdışı bir yasağı kaldırmayı nihayet gündemine almış durumda. Biz de ajandamıza not edip, takipçisi olacağımızı belirtiyoruz.
AKP sözünü tutarsa, 22 Ağustos 1999'da Mesut Yılmaz başbakanlığında getirilen bu yasak geç de olsa kalkmış olacak. Darısı başörtüsü, imam hatiplerin orta kısımlarının açılması ve katsayı sorunun çözümüne diyoruz.
Kriz geliyor, devlet büyüyor(!)
Dünya adım adım büyük bir ekonomik krize doğru gidiyor. Tehlike sinyalleri şimdiden gelmeye başladı. Bu krizden Türkiye'nin de büyük oranda etkileneceğini tahmin etmek çok da zor değil. Cari açık, borçlar, işsizlik rakamları ortada. Zaten AKP'li bakanlar da açıklamalarında bu endişelerini sık sık dile getiriyorlar.
Öyle görünüyor ki önümüzdeki günlerde borç batağında olan sokaktaki vatandaşı ekonomik açıdan daha sıkıntılı günler bekliyor.
AKP'li bakanlar "kriz geliyor" telaşına kapılsa da, Başbakan Erdoğan, krizin Türkiyeyi etkilemeyeceğini belirtip, "Bu kez teğet bile geçmeyecek" dedi. Erdoğan, "Verim ekonomisini mi savunacağız, israf ekonomisini mi savunacağız. Eğer israf ekonomisiyle hareket etmezsek, verim ekonomisinin safında yer alırsak, hiç endişeniz olmasın, harcamaları da buna göre yapmaya devam et. Ama tabii ki israf herkesi tehdit eder. Aileleri de iş adamlarını da aynı şekilde devleti de. Biz bugün eğer güçlüysek, bilesiniz ki kamu harcamalarında yaptığımız tasarruflardır. Biz de öncekiler gibi buna devam etmiş olsaydık, bugün bu noktada olmazdık" diye de ekledi.
Başbakan Erdoğan'ın kamuda tasarruftan kastı çalışanlara yapılacak zam mıdır bilmiyoruz. Ama kamudaki diğer harcamalarda tasarruf ettiklerini söylüyorsa, doğrusu buna katılmak pek mümkün değil.
Neden mi? Son yıllarda yeni kamu binaları inşasında büyük bir patlama dikkat çekiyor. Ankara'ya yolu düşenler bilir, Eskişehir yolundan kent merkezine doğru giderken sağlı sollu yükselmekte olan dev modern binalar, özel sektöre değil devlete ait. Tarım Bakanlığı, Danıştay, Devlet Personel Başkanlığı, Gümrük Müşteşarlığı, İş-Kur Genel Müdürlüğü ve diğerleri... Yine Dışişleri Bakanlığı da 185 dönümlük alana yaptırmakta olduğu dev hizmet binasına taşınmaya hazırlanıyor.
Devlet bakanlıkları kaldırıldıktan sonra yerine kurulan yeni bakanlıklarda da hizmet binası ihtiyacı ortaya çıkmış durumda. Devlet bakanlıkları başbakanlıkta hizmet veriyordu, şimdi kendilerine yeni yerler bulmak zorundalar. Bir kısmı geçici olarak kendilerine bağlı genel müdürlüklere taşındılar. Biliyorsunuz, yeni uygulamayla her bakanlığa müsteşarın yanı sıra yüksek maaşla birer de bakan yardımcısı atanacak. Yeni bakanlıklar, yeni binalar, yeni personel demek.
Uzun lafın kısası, devlet fiziki olarak küçülmüyor büyüyor. İsrafı önleme söylemi ise maalesef bir temenniden ibaret. Yaklaşan ekonomik kriz, vatandaşı ayağını yorganına göre uzatmayı zorunlu kılıyor. Bakalım devletimiz bu zorunluluğun ne zaman farkına varacak?


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



