'Darbe, uçurumdan yuvarlanan kaya gibidir. Nerede duracağı belli olmaz' diyor Süleyman Arif Emre.
Bu ifadeyi, Recai Kutan'ın yıllar önce yazdığı 'Kirazlıdere Tutukevi Penceresinden 12 Eylül' isimli kitabında okudum. Gerçekten ne kadar hikmetli ve anlamlı bir söz. Astığın astık, kestiğin kestik bir dönem. Neden, niçin, kim diye sormak cesaret isteyen bir süreç. Yaşımız itibariyle o dönemleri tam idrak edemiyoruz. Ancak yaşayanların anlattıkları, kitaplara yazdıkları insanın kanını donduran cinsten.
İşkenceler... Hapisler... Zulümler... Cinayetler... Zorbalıklar... İnsan hakları, unutulmuş. Hukuk askıya alınmış. Millet iradesi derderst edilmiş.
Ülke yönetimine el koyanların gerekçesi şu: Anarşik ortamın artması ve oluk oluk akan. Hiç de inandırıcı olmayan bu bahaneyi darbeyi yapan komuta kademesinin başındaki Orgeneral, 9 Nisan 1983 tarihinde şöyle itiraf ediyor: "Daima sakin ve sabırlı olunmalıdır. Biz de 12 Eylül'e gelinceye kadar az mı sabrettik? Ama sonunda muradımıza erdik. Sabreden derviş muradına erermiş".
***
Bugün Recai Kutan'ın kitabında aktardığı ve film senaryosu olacak ibretlik bir 12 Eylül zulmü hikayesini anlatmak istiyoruz. Aslında sıradan bir kişinin: uzun, acıklı ve bir o kadar ızdırap verici yaşanmış bir öyküsü. 12 Eylül mağdurunun ismi, Osman Kazan. Hiçbir siyasi ve ideolojik mensubiyeti yok. Kayseri'de Kale Taksi'de çalışan sıradan bir taksi şoförü. Memleketinde başlayan öyküsü, Mamak Cezaevi oradan Kirazlıdere'deki Selamet Koğuşu'na kadar uzanıyor.
Bir gün Şoför Osman'ın Murat 124'üne iftar vaktinden hemen önce birisi biner. 'Beni Sakar Bağları'na bırak' der. Adam ezan okunduğu için de bırakmaz, evinde onu iftar sofrasına davet eder. İtiraz etse de, orucunu orada açar. Teravihe doğru da, 200 lira ve 1 paket sigara alır, çıkar. Kader çizgisi de buradan zikzak çizmeye başlar.
Olacak bu ya; aynı adam, ihtilaldan kısa süre sonra Ankara yolunda Kırıkkale'ye yakın bir yerde arabasında 35 tabanca ve 16 koli mermi ile yakalanır. İşkence yapılınca da 6 kişinin ismini itiraf eder. Birisi de Kayserili Şoför Osman'dır. Hemen gözaltına alınır. İlk önce Reşadiye Karakolu'na götürürler. 'Bize adam göster, kaçakçıların ismini ver' denir. Hiçbir şeyden haberi olmayan Şoför Osman, önce inkar eder. Sonra işkence başlar. Karakolda, yapılanları O'nun ağzından dinleyelim: "Pantolonumu ceketimi çıkarttılar. Külotla falakaya yatırdılar... Ayağım falakadayken, afedersiniz ayıp yerimi tele bağladılar. Bir de ön dişime bükerek tel bağladılar. 4 saat müddetle beni dövdüler, cereyan verdiler. Bağırdıkça, sesi çıkmasın diye ayakkabılarıyla ağzıma basıyorlardı. Ayaklarım falakadan şişince, iki kişi koluma girip odanın bir köşesindeki tuzlu suyun içinde dolaştırıyorlardı".
Dayanılmaz işkencelerle geçen 4 günden sonra kaçakçı diye Yahyalı'dan iki garibanın adını ihbar etmek zorunda kalır. Birisi alışveriş yaptığı Halıcı Hoca. Diğeri 302 Mercedesi olan birisi. Adını bilmiyor ancak.
Onların evine giderken cipte işkence d evam eder. O anlatıyor yine: "Cipte portatif bir alet vardı. Manyetolu telefon gibi. Kolunu çevirince, elektrik veriyordu. Cipte yine avret yerime bağladılar. Akıllarına estikçe kolu çeviriyorlar beni hoplatıyorlardı. Hayalarım davul gibi şişmişti. Kan işemeye başladım"
İkinci kişinin adını da cipte elektrik verilen Halıcı Hoca itiraf eder. O garip, Yahya Efendi'dir.
Yalnız o ikisi, suçlarını hemen itiraf ederler. İmzayı basarlar. Karakolda aynı odaya konunca da, Halıcı ile mercedesçi hemen Şoför Osman'ın yakasına yapışır. "Aman Osman Ağa bize yaptığın bu hakaret, iftira nedir? Bize ne zaman silah verdin? Allah'tan korkmadın mı?" O da der ki, "Doğrusun kardeşim ama ben dört gün işkenceden sonra canımı kurtarmak için söyledim. Bak siz iki saatte hemen kaçakçı olduğunuzu kabul ettiniz" der. Bir şey diyemezler. Ancak çile bitmez. Üç isim daha isterler. Bu sefer, hemen verir. Dünürü, dünürün kardeşi ve küçük gelinin kardeşi.
Köydeki aramada silah bulamayınca bu sefer karısını ve kızını gözaltına alırlar. Onlara da cereyan verirler. Karısı işkenceden altını ıslatır. Aynı karakolda ikisin inlemelerini duydukça, o an ölmüş olmak ister. Bir isim daha verir, bu sefer. Hamarat Köyü'nden İsmail. O da işkenceden kaçamaz. Yolları Selamet Koğuşu'nda birleşir sonra ikisinin.
Bitiyor mu? Tabi ki hayır. Silah bulmak için gidilen köyden dönerken 'gelen idrarını tutamadığı ve kan işediği' için aracın içini kokutunca, yediği tekmeyle arabanın kapısından dışarı fırlar. Gerisini hatırlamaz. Gözünü açtığında kendisini hastanede bulur.
Kafası yarık. İç kanamadan dolayı karnında 10 dikiş. Sol kolunda kesikten dolayı 4 dikiş. Ucuz atlatır aslında. Rapora ise, kendini arabadan attı diye geçer. Sonra Mamak Cezaevi. Şimdi ehli vicdana sormak lazım. Bunun hesabını darbecilerden başka kim verecek?


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



