TRT 1 ekranlarında yayınlanan Fehmi Koru, Derya Sazak gibi isimlerin ana tartışmacı olduğu Politik Açılım programının bu haftaki konuğu Prof. Dr. Nilüfer Göle oldu. Politik Açılım'da Türkiye'nin ana gündem maddelerinin yanı sıra, Avrupa'da yükselen İslamafobi dalgası da ele alındı. Prof. Dr. Nilüfer Göle, Avrupa'da son dönemde ortaya çıkan İslamafobi dalgasının sosyolojik olarak ele alınması gerektiğini belirterek, bunu doğu-batı çatışmasının ana ekseniyle birlikte değerlendirilmesinin icabettiğini vurguladı.
Aslında 11 Eylül terörist saldırılarıyla birlikte batıda ortaya çıkan İslamafobi, bilinçli bir stratejinin ürünüdür. O dönemde Amerika'nın Devlet Başkanı olan Bush, "Topyekün Haçlı Savaşı" sloganıyla Müslümanlara karşı başlatılan bir harekatın fitilini ateşlemişti. O günden sonra Müslümanlar dünyanın bir çok bölgesinde başlatılan sürek avının figürleri oldular. Havaalanlarında mağdur edildiler. Evlerinde terörist gibi gözaltına alındılar. Sorgulandılar. Üçüncü, dördüncü sınıf insan muamelesine tabi tutuldular.
Amerika başta olmak üzere "Topyekün Haçlı Savaşı" stratejisine sahip çıkan ülkelerin bir çoğunda Müslümanlar "Terörist" kelimesiyle eşdeğer hale getirilmek için medyanın bombardımanına maruz kaldılar.
İşin tuhaf tarafı, Müslüman olmayan coğrafyada böylesine büyük bir psikolojik savaş ve harekat devam ederken, İslam ülkelerinin hemen hepsinde de medya, bu psikolojik savaşın karşı tarafı gibi davranarak çok ilginç bir cephe oluşturdu. Bizim ülkemizde de medya, Amerika'dan dalga dalga yayılan "Ilımlı İslam" projesinin uygulayıcısı ve mütemmim parçası olabilmek için vargücüyle çalıştı.
O günlerde ortaya atılan Büyük Ortadoğu Projesinin uygulayıcı parçası olabilmesi için, İslam ülkelerinde farklı siyasi tablolar ortaya çıkarıldı. Müslümanların gazını alabilmek, onların tepkilerini en aza indirebilmek, uygulanan projenin başarıya ulaşabilmesini sağlamak için Büyük Ortadoğu Projesinin siyasal ayağı da farklı bir boyutta uygulandı.
Ne yazık ki, gerek İslam ülkelerinde uygulanan bu farklılaştırma stratejileriyle, gerek İslam olmayan ülkelerde "Müslüman-Terörist" ikileminin yerleştirilmesiyle, tüm dünyada İslam dinine karşı bir karşı duruş oluştu. İşte bu karşı duruşun en çarpıcı sonucu, geçtiğimiz günlerde İsviçre'de yapılan referandumda, halkın yüzde 57'sinin ezici bir çoğunlukla "Minarelere Hayır" dediği referandum oldu. İsviçre referandumu sadece bir sonuçtur... Kuşkusuz, bu referandumu, Fransa'da, İtalya'da, İngiltere'de, Almanya'da, Norveç'te veya aklımıza gelmeyen diğer Avrupa ülkelerinde yapmış olsak, ortaya çıkacak sonuç İsviçre'dekinden farklı olmayacaktır... Yükselen İslamafobi dalgasını, sadece "İslam Karşıtlığı", "Demokrasi yoksunluğu", "İnsan haklarına saygısızlık" gibi kavramlarla açıklamak mümkün değildir. Yükselen dalga, Avrupa'nın genetik kodlarına işlenmiş "İslam Dini" korkusunun çok farklı bir boyutu olarak ele alınmalıdır. Avrupalı, hak, hürriyet, din ve vicdan hürriyeti gibi demokrasinin içine yerleştirdiği kavramları, tarihsel korkuları dolayısıyla çöpe atabilmeyi göze almıştır.
Batılı insan, bir eliyle oluşturmaya çalıştığı medeniyeti, diğer eliyle boğazlamıştır. "Medeniyet Tasavvuru" başlıklı yazımızda ifade ettiğimiz gibi, batılı insanın, medeniyeti sosyal, kültürel, hak ve hürriyetler, adalet gibi tüm unsurlarıyla ortaya koymuş, Osmanlı'dan öğreneceği çok şey var.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



