Ne suçu var diyeceksiniz ama yine de sevmedim komplo kelimesini... Ruhsuz ve kaba bir söylenişi var. Kötü şeyleri anlattığı ve çağrıştırdığı için böyle olması doğaldır denebilir. Olsun yine de sevmedim. Sözlükler Fransızca complot kelimesini, "komplo"laştırdığımızı belirtip şu anlamları veriyorlar: "1. Birine veya bir kuruma karşı alınan gizli karar, gizli düzen, tertip. 2. Topluca ve gizlice yürütülen herhangi bir plan. 3. Tuzak."
Son günlerde herkesin dilinde bir komplodur gidiyor; komplo ile yatıp komplo ile kalkıyoruz. Hatta neredeyse herkes başına gelen her musibeti, bu gidişle komplolara bağlayacak! Kimse kendine toz kondurmuyor, yaptıklarının bir yansıması olabileceğini düşünmüyor. "Kral çıplak!" diyenlere de kızıyorlar, çünkü alışmışlar, yaptıklarını kimsenin görmemesine!
Komplodan anlaşılması gereken, olmayan bir şeyi olmuş gibi gösterip kişiyi / kişileri tuzağa düşürmektir. Olan bir şeyi ortaya çıkartmak komplo olmasa gerek! Ayrıca ortada bir komplo varsa, bir tezgâh kurulmuşsa, bunlara sebep olan birileri de var demektir. Çünkü hiçbir şey durup dururken olmuyor. Buna rağmen "Hırsıza bak!" mantığı ile dikkatleri başka yönlere çekerek, yaptıklarını örtbas etmeye çalışmak da bir komplo türüdür.
Bilgelik bağlamlı yaklaşımlarda, hayatın tiyatro gibi bir oyun sahnesi olduğu söylenir. Bu sahnede herkes kendine biçilen rolün gereğini yapar. Kimseye, bir başkası kulağından tutup zorla rol yaptırmıyor. Herkes akıl ve iradesiyle gerçekleştiriyor bütün eylemlerini.
Dünyaya geldiysen yaşamak zorundasın, olup bitenleri gördükten sonra ben burayı sevmedim, geri döneceğim diyemezsiniz. Ayrıca dünyada kimse bir başkasını zorla hamama da sokmuyor, hamama girdiyseniz terleyeceksiniz. Hem kendi iradenle hamama gireceksin, hem de burası çok sıcakmış, beni buraya zorla soktular diye feryat edeceksin, olmaz böyle şey!
Artık millete yapılan esas komployu görmek lâzım. Bu ülkede insanlar inançlarından, kültürel tercihlerinden dolayı hep komplolara mâruz kaldı ve zulme uğradı. Gencecik kızlar, delikanlılar tercihlerinden dolayı akla hayale gelmedik muamelelere tâbi tutuldular.
Kendi emellerine hizmet etsinler diye gençleri "sen sağcısın, sen solcusun" diyerek kamplara ayırdılar ve birbirine kırdırdılar. Birileri tuzaklar kurarak bu millete hep zulmetti, kimse onlara hesap sormadı, soramadı, yaptıkları yanlarına kâr kaldı!
Okulları eğitim ve öğretim mekânı olmaktan çıkarıp, siyasî düşüncelerin çekişme arenasına çevirdiler. Okula gidip de gelemeyen, okula gidip de kapıdan döndürülen gençlerin hayatlarını ve hayallerini çaldılar.
Nice anne ve baba evlâtlarının acılarını içlerine gömdü; birilerinin geviş getirerek istismar etmesine fırsat vermemek için... Onları öylesine çaresiz bıraktılar ki, ne elleriyle ne de dilleriyle yapabilecekleri bir şeyleri vardı. Geriye sadece buğzetmek kalıyordu.
Onlar da buğzetmeyi, en samimi biçimde "dua"ya dönüştürdüler. Dualarına göz yaşları eşlik etti yıllarca... Ellerini semaya açtıklarında gönüllerindeki acıyı rableriyle paylaştılar. Sadece O'na sığındılar, sadece O'ndan yardım istediler.
Zulmü zevklerine meze edenler, güçleri yetse buğza da engel olacaklardı, fakat bu konuda yapabilecekleri bir şeyleri yoktu. Zaten böyle şeyleri önemsemiyorlardı da... "Buğzediyorlarmış, ederlerse etsinler!" deyip dudak büktüler. "İçinizden istediğiniz kadar buğzediniz, ne olur ki?" diyorlardı.
Onlar, birbirlerine küfretmelerine benzetiyorlardı buğzetmeyi! Buğzun, mazlumların "âh"ı olduğunu, bunun da hiçbir zaman yerde kalmayacağını akıllarına bile getirmiyorlardı. Çünkü "inanmıyorlar"dı böyle şeylere! Devranın bir gün tersine dönebileceğini düşünemediler. Yıllarca millete zulmettiler, inancının gereğini yapma fırsatı vermediler. Milletin değerlerini hor gördüler, kendilerini efendi, milleti köle zannettiler. Hukuk dediler, siyaset dediler, fakat hukukun da siyasetin de kurallarını kendileri belirlediler. Hukuk da siyaset de nalıncı keseri gibiydi, hep onların tarafına çalışıyordu. Bugün hiçbir kimse bireysel olarak "Ben yapmadım ki" diyerek, geçmişte ve günümüzde yapılan haksızlıkların sorumluluğundan, vebalinden kurtulamaz. Zulmeden bir düşünceye destek veren herkes, o düşüncenin mensuplarının yaptığı eylemlerden sorumludur. Herkes zulme verdiği destek oranında vebaline katlanmak durumundadır.
İttihatçılık ("birlik") maskesi altına sığınarak "hak hukuk, adalet, eşitlik, hürriyet" gibi kavramları istismar edip, koskoca bir devleti hâk ile yeksân edenler, fırsatı ellerine geçirince materyalist bir dünya görüşünü dayatarak millete zulmettiler yıllarca...
"Din, diyanet, tarikat gibi lafları edenlerin kellesini koparırız" diyerek milletin başında yıllarca hüküm süren zihniyetin mensupları; hakkı, hukuku, eşitliği, hürriyeti sadece kendileri için düşündüler. Milleti böyle şeylere lâyık görmediler. Oyunun senaryosunu kendileri yazdı ve istedikleri zaman da kendileri değiştirdiler.
Gücü ellerine geçirince milletin eline de, diline de kelepçe taktılar. Bir gün bu kelepçelerin kendi bileklerine takılabileceğini akıllarına bile getirmediler. "Keser döner, sap döner, gün gelir hesap döner" gibi şeyler onlar için muhaldi.
Başını kaldırıp, haksızlığa ve zulme uğradığından söz edenlere, komplo kurmakta gecikmediler ve onları analarından doğduğuna pişman ettiler. Çıkabilen bütün sesleri çeşitli bahanelerle / komplolarla cılızlaştırdılar. Fakat bir gün bütün bu oyunlarının tersine döneceğini, mazlûmların âhının yerde kalmayacağını bilemediler.
Bunlar, kendi yaptıklarından dolayı başlarına gelen musibetleri de "komplo" olarak tersine çevirmekte, geçmişte olduğu gibi yine başarılı olabileceklerini sandılar. Hayat hep böyle istedikleri gibi gidecek değildi ya!
Sonunda hiç ummadıkları bir şekilde birbirlerine düştüler de birbirlerine kurdukları komplolar açığa çıktı. Fakat bunu da başkalarına yüklemeye kalktılar ama tutmadı, tutmuyordu artık oyunlar, tuzaklar! Kelepçeler takıldı onların ellerine, boyunlarına... Düşünceleri tutsaklaştı. Kaçıp sığınacak delik aramaya başladılar.
Senaryolar başkaları tarafından mı yazılıyordu artık? Elbette herkesin bir "oyun"u vardı, fakat mazlumların "âh"ının aksi (yansıması) olmayacak mıydı? İşte "esas oyun"u hesap edemediler, edemezlerdi de...
"Kimsesizlerin kimsesi"ni hesaba katmıyorlardı hiç. Oysa zerre kadar iyilik de zerre kadar kötülük de karşılıksız kalmazdı: Eden bulurdu! İşte hayat böyle bir oyundu.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



