İsrail'in Filistin halkına karşı yıllardan beri ve halen Gazze'de yaptığı katliamlar, ablukalar, akla ziyan aldığı güvenlik önlemleri ne hukuka, ne ahlâka, ne insani değerlere bakılarak açıklanamayacak, anlaşılamayacak ölçüde atipiktir, anormaldir. Gazze'de yaptıklarını dünya kamuoyu adeta nutku tutulmuş bir şekilde izlerken, bunları herhangi bir değer ölçüsüne sığdıramamanın aczini, şokunu ve dehşetini de aynı anda yaşıyor. Hukuka, özel olarak savaş hukukuna, bununla ilgili evrensel bildirilere varsa, aykırı ya da ihlâl, çiğneme yargısına bile sığdırılamayacak bir durumla karşı karşıya kalındığı ortaya çıkıyor. Ahlak ya da ahlâka aykırılık tesbitinin de anlam ifade etmeyeceği hemen anlaşılıyor.
Normal bir insanda sadır olması öngörülecek olumlu davranışlar şöyle dursun, olumsuz olarak nitelendirilecek davranış kalıblarıyla uzlaştırılamayacak davranış ve onun bağlı olduğu bir kişilik anında ortaya fırlayıveriyor.
Oldukça karanlık, kuşkulu, alabildiğine abartılı ve takıntılı bir tarih yaklaşımı bu kişiliğin bastırılmış isteklerinin tezahürleri şeklinde görünse de, bir noktadan sonra açıklayıcı olabilme imkanını da yokediyor. Gerçekte Ortadoğu'nun uygarlık, kültür, siyaset geçmişi İsrail'in dayanabileceği bir zemin olmayı kendiliğinden geçersiz kılıyor. Sümerler, Akatlar, Babilliler, Yunanlılar, Makedonyalılar, Persler, Romalılar, Arablar, Türkler, İngilizler, Amerikalılar vb. var ama Yahudiler (İsrailliler) yok. Kurucu, iz bırakıcı, belirleyici bir konumda hemen hemen hiç yer alamamışlardır.
İsrail'in bilinç altını mağma gibi yakıp pörsüten bu konumsuzluk, iz bırakamama, belirleyici olamama psikozu olamaz mı?
Biz Müslümanlar, Kur'ân'ın zaman ile kayıtlı düşünülmemesi gereken bildirimlerini, tarihi olaylar şeklinde anlama seçeneğinin somut göstergesi olarak yahudileri işaret etmede bir beis görmeyiz. Dolayısıyla tarihi çerçevede olanlara hak etmedikleri bir paye atfetme ikilemine düşeriz. Dolayısıyla değerlendirmelerimiz tarihteki Yahudinin psikozu dikkatimizden kaçıverir. Bir klinik vakayla karşı karşıya olduğumuzu, iyiniyet gereği hesaba katmayız.
Belki de İsrail'i bir klinik vak'a olarak görebilmeyi kabullenmiş olabilsek, ne türden atipik bir kişilikle karşı karşıya bulunduğumuzu daha sağlıklı değerlendirebileceğiz.
Bir defa, İsrail'in kuruluşu tarihi, coğrafi, kültürel dayanaktan yoksun ve adeta Batı'nın (İngiltere, BM) kerhen bağışta bulunması şeklinde gerçekleşmiştir. Hukuk'un öngördüğü ülke, nüfus/insan gibi unsurların olmadığı ya da yetersiz olduğu halde oluşturulan bir yönetim "devlet" payesiyle taltif edilmiştir. Herhangi bir toplumda gerçekleşen herhangi bir yönetimin "devlet"in ayırıcı niteliği olan hakimiyeti içselleştirmesi sanıldığı kadar basit ve kolay değildir. BM, 1948'de İsrail'i "devlet" statüsünde tanıdığı için daha baştan temel ilkede yanılgıya düşmüş, 60 yıllık Filistin toprak ve halkının işgal ve katliamına yel vermiştir. "Bağış" olarak verilen "devlet"in İsrail'in bilinç altına suç ya da günah algısı gibi yerleştiği söylenebilir.
İsrail yönetimine hakim olan grup Filistin toprağıyla tarihten tevarüs edilen bir hatıra ve birikime sahip olmadığı için, Filistin halkının toprağı "vatan"a dönüştüren kadim duygusunu asla anlayamamaktadır. Bu kıskançlık, haset, kin, husumet ve vahşet duyuları biçiminde İsraillinin kişiliğine yapışmaktadır. İsrail yönetiminin Nebukadnazar'ı, Hitler'i hatırlatır uygulamaya yönelten de bu olmalıdır. Bu bir yönüyle de, insan sevgisini, insani değerleri içselleştirememe sorunudur ve normal bir insanı şok eden, dehşete düşüren söz ve eylemlerin İsrail yöneticilerinde sıkça görülmesi dikkat çekicidir. Onun için İsrail insanlığın ve dünyanın daha fazla başını ağrıtan bir sorunu halini almış gözüküyor. Elbette ABD, Avrupa'nın bazı devletler, Ortadoğu'nun bir ur gibi İngiltere tarafından kurulan kirli yönetimleri varlık ve çıkarları bakımından İsrail'in sorun olarak sürdürülmesinde sonsuz fayda sağlamaktadırlar. Ancak bu yapı ve görüntü olduğundan fazla göze batar hale gelmiştir.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




