Her yazarın bir kitabının yayınlanması onun için yeni bir heyecan kaynağı, ama 34 yıl önce yayınlanan ilk romanının yeniden basılması ise, çok başka heyecanlara sebep oluyor. Bugün ben onca yakıcı aktüalite arasında bu heyecanımı okuyucularımla paylaşmak istiyorum. Çünkü aktüel siyasî gelişmeler ve Çin'deki facia ile Srebranitsa katliamının 14. yıldönümünde anılması gerçekten iç yakan acılar. 20 yıl önce Pekin Meydanı'nda Uygur gençlerinin yaptığı gösterilere çok sert müdahaleler de unutulur gibi değil... Her nedense dünyanın her yerinde hep Müslüman kanı akıyor, çoğu da Türk!
Otuz yıl önce de Uygur Türkleriyle ilgili "Yankısız Çağrılarla!" adlı bir yazı yazdığımı hatırlıyorum. İsa Yusuf Alptekin gibi Türkiye'ye sığınan pek çok aydın var, ama acılarını hiç yazmıyorlar!
Elbette bu acıların da bir sonu gelecek ve biz tarihteki yerimizi aldığımız zaman Amerika'dan Çin ve Japon topraklarına kadar bütün kardeşlerimizin acılarına koşacağız... Bunun yolu kültür ve sanat başarılarından geçiyor. Bu alanda yaya kaldığımız zaman, sosyal ve ekonomik başarılar da etkisiz kalıyor; siyasette yankısını bulamıyor. Biz edebiyat ve sanatı ihmal ettikçe, kendimizi anlatamıyoruz. Çocuklarımıza bile inandığımız değerleri ve tarihi misyonumuzu anlatabilmemiz için bazı şeyler şarttan da öteye elzemdir. Fatih ve Kanuni'nin, Bâbür ile Hüseyin Baykara'nın da perspektifi buydu...
Eski ve yeni kitaplarım
Akçağ Yayınları tatil öncesinden beş kitabımın yeni baskılarını peşi peşine yayınladı. Bunlardan ilki Necip Fazıl Kısakürek adlı kitabımın beşinci baskısıydı ve ben bunu yeni baştan ele alarak kolay okunmasını sağlayacak ara başlıklar çıkardım ve eksik bulduğum yeni bir bölümü ilave ettim: Necip Fazıl'ın Çağını Aşan Mesajı... Konuyla ilgili en çok okunan kitabımın takdiri okuyucuların...
Dede Korkut Kitabı'nı da 24 yıl önce sadeleştirerek bir halk romanı gibi okunabilmesi için gerekli açıklamalar yaparak yayınlamıştım. Bu kitap daha sonra iki kere daha basıldı ve beş yıl önce benden bundan seçmeler yapılarak belediye yayını halinde ilk öğretim gençliğine de ulaştırılması istendi. Ben de ilk gençlik çağı için ağır geldiğini düşündüğüm Kazan hikâyelerini çıkararak 10 hikayeden meydana gelen bir seçme yaptım, bu da çok sevildiği için 50 binlik bir baskıyla dağıtıldı. Bu arada pek çok Dede Korkut Kitabı yayınlandığı için, ben yeni baskıda metni yeniden gözden geçirdim ve 4. baskı bu şekliyle yayınlandı. Tabii geniş bir girişten sonra metni verdiğimiz gibi uzmanların eser ile ilgili görüşlerinden başka, kitabın sonuna bugün Doğu Anadolu'da yaşayan kelimeler için de kısa bir Küçük Sözlük'e yer verdik. Kendi klasiklerimizi okumak ayaklarımızı yere basmamızı sağlarlar.
İlk romanım ve ilk göz ağrım olan Kaybolmuş Günler adlı romanımın 6. baskıyı yapması da açık bir iddia ile anılması gereken eserlerden: 34 yıl önce yayınlanan bu roman, pek çok incelemeye konu olduğu gibi hakkında yurt içi-yurt dışı üniversite tezleri yapıldı. 68 Kuşağı'nın doğru bir değerlendirmesinin de yapıldığı bu kitapta, bu kuşağa alternatif olarak ortaya çıkan bizim gibi bütün batıcı görüş ve ideolojileri eleştiren Anadolu çocuklarının da hikâyesi ortaya kondu, birkaç neslin çıkmazları anlatılmaya çalışıldı. Cumhuriyet'in 50. yılından çarpıcı bir kesit sunan bu romanda, Beşir Güner adlı bir üniversiteli gencin gözüyle hem çevresi ve hem de son yüzyılın portresi ortaya konmaktadır.
Güzel Ölüm ile Bir Aşk Serüveni adlı üçüncü ve dördüncü romanlarımın da 4. baskısı yapılarak, klasiklere özgü bir nezih roman diliyle aşk, şahâdet ve yerlilik-yabancılık konularının ele alındığı romanların yeniden gündeme gelmesine yol açması da iyi oldu. Bu romanlarda, dünya görüşümüzün bize yüklediği sorumluluklarla değerlere bakışımızın her durumda bizi yansıtması ve bize özgü yeni bir hayat tarzının yakalanması çabası yansıtılmaktadır. Elbette roman dili ve kişileriyle olay örgüsüyle bunlar ortaya konuluyor ve bu tarz bir hayat tarzını benimseyenlerle yaşamak isteyenler anlatılıyor...
Güzel Ölüm romanı bir üçlemenin ilkidir ve Kıbrıs Harekâtı'nın İstanbul'dan görünüşünü bir aşk hikâyesi çerçevesinde ele alır. Kıbrıs Harekâtı'nın doğru değerlendirilebilmesi için, o günlerin kroniğini ortaya koyan bu romanın da okunması gerektiğine inanıyorum. Çünkü Cumhuriyet döneminde Türkiye'nin girdiği ilk savaştır ve bununla ülke politikasında ciddî bir kırılma yaşanmıştır. Milli Görüş çizgisinin sosyal ve kültürel yansımalarının da doğru değerlendirilebilmesi için bu çok önemli kırılmanın doğru değerlendirilmesi gerekir. Çünkü bu harekât sadece askerî değildir ve sosyal - kültürel boyutları bir hayli önemlidir. Bunu anlamadan politika yapmanın bile etkisi olamaz...
İkinci romanım olan Dönemeç'in devamı niteliğindeki Güzel Ölüm elbette yalnız Kıbrıs Harekâtı'nı ele aldığı için değil, onu da değerlendirdiği için önemlidir. Onun devamı olan Hüma Kuşu ile Mehdi Hasan Bey adlı romanlarımda başlı başına devlet meselesini ele almaya çalışıyorum. Bunlarla bitirmeye çalıştığım Mimar Sinan romanım da tamamlandığında, bence bir portre tamamlanmış olacak. Bunlarla benim yapmaya çalıştığım, toplumu ve devleti insanla birlikte anlamaya çalışmaktır...
Bu arada, Bir Aşk Serüveni'nin baş tarafındaki metni buraya alarak romancılığımı konuşalım:
Serüvenin serüveni
Bir Aşk Serüveni adını verdiğim bu romanın konusu, Kaybolmuş Günler adlı ilk romanımdan önce zihnime üşüşen ve ondan önceki teknik bilgilerimle Pancur adlı bir büyük hikâyeye dönüşen kişilerin ilgi ve tutkularının zamanla geçirdiği değişimden ibarettir. Bu konu ve kişiler, o hikâye yayınlandıktan sonra da zihnimin bir köşesinde canlılığını korudu; ilgilerini, kaygılarını, tutkularını, kısaca bütün kişiliklerini yeterince anlatmadığım, gelişmelerine ve değişmelerine yeterince yer vermediğim için beni rahatsız edip durdular. Nihayet onların yaşamak haklarına duyduğum saygının doğurduğu baskı öylesine güçlü oldu ki, ben bütün öteki tasarımlarımın önüne geçtiğini gördüğüm bu konuyu yeni baştan ve hikâyenin bittiği yerden anlatmak zorunda kaldım.
Pancur'dan 22 yıl sonra yazmaya başladığım bu romanda, aradaki zaman farkından ötürü, hikâyemin kahramanları tamamen değilse de epey farklı bir niteliğe büründüler. Bazen isimlerle yer adlarından başka hiçbir ortak taraf kalmadı. Çünkü bunlar hikâyenin değil, romanın kahramanlarıydı.
Hikâyedeki Ekrem, Asuman ve Faruk ile bu romanda aynı adları taşıyan kişiler, o zamanki "ben"le bugünkü "ben"arasındaki farklılığı yansıttıkları kadar, benzerliklerimizi de ortaya koydular. O zamanki hayat görüşümle bu romanı yazdığım günlerdeki hayat görüşümün farklarına kendi kişilikleriyle direndiler. Bu yüzden de isimlerini değiştirmeye gerek görmedim. Hikâye, değişmeyen kişiliklerin bir şuur değişimini ortaya koyarken; roman, Asuman'ın aşkla kendini değiştirme çabasının dünyayı da değiştirebileceği umuduyla beni ve aralarında bulunduğu insanları etkilemesiyle oluştu...
Beni bu romanı yazmaya zorlayan, büyük ölçüde Asuman'ın değişmek ve çevresini değiştirmek için gösterdiği olağanüstü istek ve çaba oldu. İşin tuhafı, bütün bu serüveni zihnimdeki romancı melekesiyle, benim tek başıma yaşıyor olmamdı. Bu süre içinde, çoğu zaman Asuman'ın itirazlarını duydum, bazen onu, bazen da Pancur hikâyesindeki sonun kaçınılmazlığını haklı buldum. Fakat zamanla Asuman'ı haklı çıkaran sosyal değişimleri de yaşadık. Böylece, Asuman ve Ekrem'le çevresinin hikâyelerindeki değişimi daha fazla saklamaya, yazıp geliştirmemeye hakkım olmadığını düşündüm. Onların yeni imkânlarla, yeni ilişkilerle gelişebilecek hayatlarını ortaya koymalıydım.
İşte bu roman, benim zihnimdeki romancı melekesiyle gelişimini yıllarca sürdürmüş ve ortaya çıkabilmek imkânını nihayet bunca zaman sonra bulabilmiş bir takım insanların hikâyesidir. Elbette Ekrem ve Faruk'tan başka pek çok insan var Asuman'ın çevresinde. Roman geliştikçe, onları da tanıyacak ve hikâyenin öncesine bakmadan, bakmaya lüzum görmeden yaşadıklarını, düşündüklerini ve duyduklarını tanıyacağız. Bu, biraz da son otuz yıllık hayatımızın belli başlı temsilcilerini de tanımak demektir. Şehirlerimiz, günlük hayatımız değişirken değişmeyenler de olacak elbet.
Aşk ve benzeri tutkular, yalnız iki cins arasında kalmaz. Aşkın insanî olduğu kadar ilâhî bir boyutu da vardır. İnsanoğlu kendini gerçekleştirmek çabasına düştüğü zaman, hem yaşadığı çevre, hem de yaratıcısı karşısında kendini yeniden gözden geçirir. Bu bir ontolojik mesele, varlık bilimini ilgilendiren bir problem olduğu kadar, sistematik veya dağınık bir tarzda herkesi ilgilendiren bir insanlık durumudur. Bunu her kültür farklı bir tarzda ele alır, edebi eserler de olanları yorumlar.
Kim neyi ne kadar mesele ediniyorsa o kadar önemlidir. Edebî eserler de hayatı ne kadar önemli ve ne kadar kapsamlı ele alırsa o kadar önemli olur. 0 bakımdan bu roman, yalnızca bir aşk hikâyesini anlatmıyor; onun çeşitli ilgi, tutku ve bağlantılarla nasıl bir serüvene dönüştüğünü ortaya koyuyor. Hayatı çok yönlü bir tarzda yeniden ele alan romana da bence bu yaraşır.
Bir Aşk Serüveni, yalnızca bir aşk hikâyesi değil, son otuz yılda gelişen ilgileri ve değişen hayat görüşleriyle bir toplumun kendini ve kimliğini ortaya koyma çabasıdır. Bu çabada en çok kendini zorlayan, ailesini ve çevresini bu değişime sürükleyen gençler romanın odağında yer alır. Çünkü gençlerin pazarlıklara, kötü dengelere, sahteliklere itirazı ve bunları değiştirme gayretleri yaşlılara göre daha fazladır. Dünyanın her yerinde olduğu gibi, bizde de yeni nesiller hep arayış içindedir.
Bu romanda anlatmaya çalıştığım değişimin hikâyesi Pancur'dan sürüp gelirken, içinde bulundukları çevreyle birlikte Türkiye'nin yaşadığı değişimin aşaması olarak başka bir romanımı da şekillendirdi. Sonraki dönemi anlatan Asuman adlı romanımla bu üçleme tamamlanmış oluyor.
Asuman'la Ekrem'in yaşadıkları bu aşk serüveni, Kerem ile Aslı'dan beri pek çok benzerini gördüğümüz hikâyelerden biraz farklı. O yüzden, Şeyh Galib'in Hüsn ü Aşk'taki olaylar için söylediğini ben de bu romanın anlattığı serüven için tekrarlayabilirim: "Özge bir maceradır bu"...
Bir serüveni konu edinen üç eserle anlatmaya çalıştığım sosyal ve duygusal değişimin arka planında çok önemli bir kültürel öz olduğunu ifade etmek istiyorum. Değişen şeylerin temel değerleri ne kadar etkilediği başka türden araştırmaların konusu. Benim önemsediğim değişimi Tanpınar şöyle ifade ediyor: "Değişerek devam etmek, devam ederek değişmek."


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



