Çocuk Vakfı Çocuk Akademisi Çocuk ve İlkgençlik Edebiyatı Araştırmaları Merkezi ilk ve ortaöğretimde uygulamaya konan 100 Temel Eser projesiyle ilgili geçtiğimiz günlerde ayrıntılı bir rapor hazırladı. Öğrenci, öğretmen, veli, sivil toplum örgütleri ve akademisyenlerin görüşü alınarak hazırlanan rapor tabiri caizse kitap okumanın da canına okuduğumuzu gösteriyor.
Beş yıldır devam eden 100 Temel Eser uygulamasından bu yana dünya edebiyatından tam 56 eser içeriği tahrif ederek yayımlanmış. Hiçbir disiplin kabul etmeyen yayınevlerinin marifeti sonucu 63 çeşit Dede Korkut Hikâyeleri, 72 çeşit La Fontaine'den Seçmeler, 47 çeşit Pinokyo, 57 çeşit Ezop Masalları basılmış.
Çocuk Vakfı Başkanı Mustafa Ruhi Şirin'e göre uygulamanın çocuklara okuma alışkanlığı kazandırmakta hiçbir fayda sağlamamıştır. Zira çeviri kitap tahrifatı, haksız kazanca yol açan yayıncılık ve ideolojik hesaplaşma gibi sebepler bu uygulamanın önündeki en büyük engeller olarak kendini gösteriyor. İlköğretim listesindeki eserlerin seçim ve yayımı da diğerlerinden pek farklı değil. İlköğretim çocuklarından okunması istenen bu eserlerin birçoğu klasik özelliklerden yoksun, çocuk gerçekliğine uygun olmayan, yetişkin dil dizgesine göre yazılmış eserler. Diğer yandan 100 Temel Eser'i öğrencilerine okutmakla yükümlü olduğu halde kendisi baştan sona ya da yarısı oranında bu kitapları okumuş bir öğretmenin varlığı da şüpheli.
Gördüğünüz üzere her şeyin cılkını çıkardığımız gibi kitap okumanın da cılkını çıkarmış durumdayız. Öğretmenlerin kitaba karşı kendini müstağni gördüğü bir ortamda öğrencilerin okumamaları, okusalar bile bir zorunluluğu yerine getirmek adıyla bunu yapmalarından daha doğal ne olabilir ki? Bunun adına örnek alınmış duyarsızlık, öğretilmiş cehalet denilebilir ancak. İlköğretim ve liselerimizde öğrencilerin kendilerini bir üst okula hazırlayacak sınava yönelik kitapların dışında kitap okumamak gelenek halini almıştır. Her şeyden evvel sınavlarda başarılı olabilmeniz için sınava ayarlı zihninizin dağılıp parçalanmaması icap etmektedir. Sınavda başarılı olmak için günde yüzlerce soru çözmesi gerektiği öğretilen öğrenci nezdinde bu hedefe hizmet etmeyen hiçbir şeyin değeri yoktur. Yani bir anlamda çocuklarımız dershanelerce eğitilip yönlendirilmektedir.
İlköğretim ve Lise gençliğinde okuma bilincinin yerleştirilebilmesi için kitap tavsiyesinden çok daha önce yapılması gereken şeyler vardır. İlk önce okullarda çok amaçlı salon gibi kullanılan kütüphanelerin gerçek özelliklerine kavuşturulması şarttır. Kütüphanelere kitap çeşitliliği bakımından zenginleştirilmeli öğrenci ve öğretmenlerin kitaba sorunsuz ulaşmaları sağlanmalıdır. Birçok okulda hâlâ memur yokluğu gerekçe gösterilerek kitapları koruma adına kütüphaneler kilitli tutulmaktadır. Oysa sormak lazım bu kişilere, iyi güzel kitapları öğrencilerden koruyorsunuz; ama ilk korunması gereken öğrenciler değil midir? Uygulamalara bakılırsa kitaplar öğrencilerden değil, öğrenciler kitaplardan korunuyor.
Geçenlerde bir aile dostum anlatmıştı, lise son sınıfta okuyan ve aynı zamanda bütün gücüyle üniversite sınavına hazırlanan oğluna biraz yoğunluğu dağılsın ve nefeslensin diye okuması için Oğuz Atay'ın hikâye kitabını veriyor. Çocuk birkaç sayfa okuduktan sonra elindeki kitabı fırlatırken babasına çıkışıyor: "Baba bu kitap neye yarar biliyor musun, ancak terimi soğutmaya, terim soğursa ben nasıl koşarım!" Oğuz Atay'ın zihni beş şıktan birini işaretlemeye ayarlı bir kafayı ancak yolundan çevirip baştan çıkarabilir. Eğer öğrencilerin küçük yaşlardan itibaren okumayı sevmeleri isteniyorsa bunun göz ardı edilen bir yolu da yazıyı ve yazmayı sevmeleridir. Ne yazık ki eğitimizde her şey yazının aleyhine tecelli ediyor. Derslerde defter kullanan öğrencilerin sayısı hızla azalırken yazılı metinlere olan ilgi de bundan ister istemez nasibini alıyor. Akıllı tahta, bilgisayarlı eğitim gibi yöntemlerle amaçlar araçlara kurban edilmektedir. Milli Eğitim'in uygulamaya koyduğu 100 Temel Eser projesi hiç kuşkusuz gençlerin zihin inşasında çok önemli hedefler gözetilerek ortaya konulmuş iyi niyetli bir girişimdir. Ne var ki denetim ve disiplin sağlanamadığı için fırsatçıların ekmeğine yağ sürmenin ötesinde öngörülen kitap okuma alışkanlığını sağlamada fazlaca bir etki yapamamıştır. Sadece zihinsel değil aynı zamanda sosyal ve kültürel açıdan kitap okumanın müsait çağları olduğunu hesaba katarsak bugünkü genç kuşak ilköğretim ve lise yılları içerisinde bu uygun zemini istikbal endişesi-sınav kaygısı-depolitizasyon-lümpen ve bohem kültür gibi sebeplerden dolayı ne yazık ki kaçırmak üzeredir. Gençlerin kaçırdığı bu zihinsel uygun zeminin hayatın ilerleyen safhalarında yakalanması kolay kolay mümkün olmayacaktır. Bilimden edebiyata, siyasetten dine kadar her şeyle ilgili malumat sahibi olduğu halde bir türlü bilgi sahibi olamayan insanların birden bire bu denli çoğalması tesadüf olmasa gerek. Uzaydan gelmediklerine göre, bu insanları da üreten bir mekanizma olduğu ne kadar belli.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



