Büyükşehirlerde hayatın çok daha hızlı aktığını küçük kasaba, ilçe veya illere gidince çok daha iyi anlıyorsunuz. Hele İstanbul'da yaşayan bir insan için, burada hayat neredeyse ışık hızıyla geçiyor. Sabahleyin kalktığınız saatten itibaren akşam evinize gelinceye kadar, bu devasa şehrin hayhuyu, trafiği, keşmekeşi sizi sarıp sarmalıyor, içinden çıkamayacağınız bir buhran sarmalında eritiyor.
Akşamları evinize geldiğinizde günün yorgunluğunu atmak için televizyon başına geçtiğinizde durum değişmiyor. Tamamen izleyicileri kendi kısır dünyalarına hapsetmek isteyen medya imparatorluğunun ahtapot gibi bir reyting sarmalına düşüyorsunuz. Hangi kanalı açsanız, bomboş dünyalar, hayatın gerçeklerinden uzak tipler, gayri meşru yaşantılar, ahlaksızlığı içselleştiren, kötülüğü sıradanlaştıran senaryolar arka arkaya sıralanmış durumda. Böylesi bir ortamda insanın kendini dinlemesi, kendi vicdanıyla baş başa kalması, iç hesaplaşmalar yapması da mümkün değil.
Birkaç haftadır bir digital platformun reklamları dönüyor televizyonlarda... Bir aile, bir dijital platform televizyonun hayatında neler değiştirdiğini sunucu bir kızla paylaşıyor... Sunucu kız soruyor, "Digitürk olmasaydı ne olurdu hayatınızda?"... Küçük bir çocuklarıyla çekirdek ailemiz, "Yaşayamazdık... Hayatımız bomboş olurdu" mealinde bir şeyler söylüyorlar. Televizyon dünyası bağımlılığını böylesine çarpıcı şekilde anlatan, insanın yalnızlaşmasına, kimliksizleşmesine böylesine çarpıcı şekilde örnek olan başka bir reklam seyretmemiştik.
"Yaşayamazlarmış"... "Hayatları bomboş olurmuş"...
Bizler köylü çocuğuyuz... Üstelik, köyümüze elektriğin gelmesi neredeyse 15 yaşına eriştiğimiz döneme denk geldi. Lüks ışıklarında, idare lambalarıyla geçirdik yıllarca hayatımızı. Televizyon denilen nesneyi, okuduğumuz vilayette komşularımızda görürdük. Ve, hayatımız bundan çok daha güzeldi. Beynimizi kemiren bunca dert yoktu... Maneviyatımıza yönelen bunca saldırı yoktu... Kimin eli kimin cebinde belli olmayan, ahlaksızlıkları magazin diye hayatımıza dayayan bu medya soytarılıklarının hiç birisi yoktu. Biz yaşamıyormuyduk o dönemde? Kaliteli yaşam, televizyonunuzun zaping aletinin hafızasında sıralanmış kanallar arasında oradan oraya koşuşturmaca hürriyeti midir? Güzel bir yaşam, başkalarının seyretmediği televizyon kanalları arasında gezinip, gece boyunca kısır bir dünyaya hapsolma hürriyeti midir? Nerelere geldik ey gazi hünkar!
Büyükşehirlerin keşmekeşi, insanlarımızı yalnızlaştırdı. Evimizin en mutena köşesine koyduğumuz televizyon ise ailelerimizle olan ilişkilerimizi bitirdi. Birbirimize iki kelam etmiyoruz. Sohbeti unuttuk. Deli gibi televizyon ekranındaki dizilerin, programların cazibesi arasında kayboluyoruz. Üstelik bu yaşamı çok matah bir şeymiş gibi sunarak, kendimizi avutuyoruz. Tanınmış tiyatrocu ve sunucu Behzat Uygur, "Televizyonlar evimizdeki iletişimi bitirdi" derken çok doğru söylüyor. Bu bir kimliksizleştirme operasyonunun en önemli parçasıdır. Kısır dünyalara hapsolmuş, iletişim dünyasının dehlizlerinde kaybolmuş bir neslin hazin hikayesidir bu.
NOT: Allah (c.c.) izin verirse, İkbal Turizm'le perşembe gecesi Umre ibadetimi gerçekleştirmek üzere mukaddes topraklara gitmiş olacağım. Selam, saygı ve dua ile...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




