Bilgi ve düşünce, tarihle birlikte yürür. Bugün kim olduğumuzu izah edebilmenin tek yolu, "Biz kimdik" sorusuna cevap bulmaktan geçer. Bir başka ifadeyle bugünü anlamak ve geleceği okumak, düne göz atmayı gerektirir. Bu mecburiyet sebebiyle ister istemez her konuda geçmişe (tarihe) başvuruyoruz. Yine bu mecburiyet sebebiyle geçmiş bir milletin canı ve ruhudur. Bir milleti anlamsız hale getirmek için, geçmişini (tarihini) anlamsız hale getirmek yeter de artar bile.
Cumhuriyet dönemi Türk düşüncesinin mümbit mütefekkirlerinden rahmetli Nurettin Topçu'nun konuyla alakalı görüşleri ise şu şekilde: "Mazinin bittiği yerde, millet biter, insan biter, izan biter, nihayet bulurlar. Millet tarihinden ibarettir. Onu tarihinden sıyırınız, insan sürüsü kalır. Eskinin bize devrettiği unsurların, bolluğu, zenginliği nispetinde, meydana gelen yeni eser canlı ve devamlı olur." [Büyük Fetih, Dergâh Yayınları, Sayfa 102]
Bu hakikatin fazlasıyla farkında olan Batılılar, 1071'den bugüne daima Türklerin geleceği ile ilgilendi. Çanakkale ve İstiklal Savaşı'nda Türkleri tarihten silme niyetleri kursaklarında kalan Batılılar, hala Türklerin geleceği ile ilgilenmeye devam ediyorlar. Türklerin tarih ve geçmişleriyle muhataplıklarını koparmak için tüm teknikleri deniyorlar. Başta Türk ve Türklük olmak üzere bin yıldır düşman oldukları kavramları unutturarak, bir daha 'İstiklal Savaşı' veremeyecek, içlerinden 'Gazi' çıkaramayacak hale getirmek istiyorlar.
Eğer siz de, "Geçmişte Türk kavramının yeri ve anlamıyla bugünkü birbirinin özdeşi değildir" diyenlerdenseniz, o halde, yakın geçmişe gidelim. Gidelim ve bakalım Batının, Türk algısında değişen bir şey var mı? Geçtiğimiz yaz ailemle birlikte Saraybosna'dan, Hırvatistan'ın sahil şehri Split'e gittik. Hırvatistan, Türkiye'ye vize uygulamıyor. Bu sebeple rahat bir geçiş olacağını düşünmüştüm. Ancak hiç de öyle olmadı. İyi Günler [Dobar dan] diyerek uzattığım pasaportumu tebessüm eden bir yüz ifadesiyle ve "dobar dan" diyerek alan memurun yüzü, ay-yıldızı görünce, birden asılıverdi. Hiçbir açıklama yapılmadan, hiçbir soru sorulmadan süren bir saatlik bekleyişimizin sonunda pasaportlarımız iade edildi ve yolumuza devam ettik.
Belki yine biraz geriye gideceğiz ama bin yıl değil, sadece on beş yıl... Bosnalı Sırp Çetniklerin komutanı Ratko Mladic, Srebrenitsa'da soykırıma girişmeden çok kısa bir süre önce şehrin sokaklarından birinde karşısına geçtiği kameraya o bozuk dilbilgisi ile aynen şunları söylüyordu: "Evo nas 11. Jula 1995. godine u Srpskoj Srebrenici. Uoci jos jednoga velikoga praznika Srpskoga poklanjamo Srpskome naradnu. Ovaj grad I napokon dosao je trenutak da se posle bune protıv dahıja turcima osvetimo na ovom prostoru." Yani, "İşte biz, 11 Temmuz 1995'de Srebrenitsa'dayız. Diğerlerinden daha büyük bir günün arifesindeyiz. Bu şehri Sırp halkına hediye ediyoruz. Ve nihayet, isyanların ardından, bu bölgede Türklerden intikam alma zamanı geldi."
Dr. Ali Dikici, 1999 yılında BM Bosna-Hersek Polis Görev Gücü, Tuzla Polis İstasyonunda beraber çalıştığı, Srebrenitsa katliamına bizzat tanık olan Hasan Nuhanovic'ten dinlediklerini şu şekilde aktarıyor: "Hasan, Sırpların Boşnakları öldürürken "Türklerden intikamımızı aldık." diye konuştuğunu belirtmekte ve şu çarpıcı tespitte bulunmaktadır: "Sırplar bizi taşıdığımız Türk isimlerimizden dolayı öldürdüler." Nitekim Sırp ve Hırvatlar, Boşnaklara 'Türk' diyorlardı ve "Burada Türkleri istemiyoruz, Bütün Türkleri Türkiye'ye göndereceğiz" sloganlarıyla bu insanları öldürüyorlardı. Bugün hala Srebrenica'da duvarlarda katliam esnasında Sırplar tarafından yazılmış "Svi Turci u Tursku-Bütün Türkler Türkiye'ye" sloganlarına rastlamak mümkündür." [The Story of Hasan Nuhanovic Who Witnessed the Srebrenica Massacre]
Bildiğim kadarıyla Srebrenitsa'da ırk ya da genetik açıdan yaşayan Türk yok. Bu şehirde yaşayanlar, beyaz tenli, uzun boylu, sarışın, mavi gözlü ve Türkçe bilmiyorlar. Peki, Ratko Mladic "Türk" derken kimden bahsediyordu? Ne dersiniz acaba Türk, bir bulmacanın ırk ve soy tanımlayan, "soldan sağa, dört harf, Anavatanı Orta Asya olan etnik grup" sorusunun cevabı olmaktan çok daha derin bir anlama sahip olabilir mi?
Soruyu ben sordum, cevabını da ben vereyim. Anadolu ve Balkanlardaki Türklük, tarihin verdiği bir hak ve bu hakkın yüklediği sorumluluktur. Süleymaniye İstanbul'da, Selimiye Edirne'de durdukça; Arap, Çerkez, Laz, Arnavut Çanakkale Şehitliği'nde ve Allahuekber Dağlarında koyun koyuna yatmaya devam ettikçe bu sorumluluk ve seçilmişlik devam edecektir.
Bizler yalnızca hüzünde değil, sevinçte de bir oluyoruz. Mesela Galatasaray, İngiltere'nin Arsenal takımı ile UEFA ve İspanya'nın Real Madrid takımı ile Süper Kupa finali oynadığı saatlerde, Saraybosna, Şam, Bağdat, Tahran ve Bakü'de hayata 90 dakika ara verilmişti. Bu karşılaşmalar Galatasaray'ın galibiyeti ile neticelendiğinde, aynı ülkelerin halkları sokaklara dökülmüştü.
98 Dünya Kupası'ndaki, İran-Amerika karşılaşmasını hatırlar mısınız? Neredeyse tüm Türkiye, İran Milli Takımı'nı tutuyordu. Amerika'yı 2-1 mağlup eden İran'ın zaferine bizde de canı yürekten ortak olmuştuk. İran isminin geçtiği herhangi bir konuda olumlu cümlesi pek az olan, Hürriyet başta olmak üzere, gazeteler bile bu galibiyetin sevincine kayıtsız kalamamıştı. Peki, 3 Nisan 2007'de Suriye'nin başkentindeki Halep Stadı'nın açılışında, Halep takımıyla bir dostluk maçı oynayan Fenerbahçe'nin nasıl karşılandığını hatırlıyor musunuz? Kafilenin, havaalanından otele gidişi saatler sürmüştü. Eminim, Suriye'nin bağımsızlık kutlamaları bile bu kadar coşkuyla kutlanmıyordur. Aynı şekilde 2008 Avrupa Şampiyonası çeyrek final maçında Türkiye Hırvatistan'ı mağlup edince, Saraybosna ve Mostar başta olmak üzere, dünyanın her bir yanındaki Boşnaklar ellerindeki Türk bayrakları ile sokaklara dökülmüş ve sevinç gösterileri yapmışlardı.
Bu coşku ve sevincin sebebini anlamak size zor geliyorsa bir anekdot ile izah etmeye çalışalım. Ünlü Seyyah Marco Polo, Kubilay Han'a bir köprüyü taşlarıyla birlikte tarif ederken Kubilay Han bir soru sorar: "Bu kadar taştan hangisi köprüyü ayakta tutar." Marco Polo, tek tek taşların değil, taşların oluşturduğu birlikteliğin yani kemerin köprüyü ayakta tuttuğunu söyler. Hiddetlenen Kubilay Han, "Öyleyse neden sabahtan beri taşlardan bahsediyorsun? Önemli olan kemerse onu anlat!" diyerek, Marco Polo'ya çıkışır. Marco Polo'nun cevabı ise çok nettir: "Ama taşlar olmadan kemer de olmaz!"
Rahmetli Nurettin Topçu'nun da söylediği gibi, "Ben babama, o da Kosova kahramanına ve Yıldırım Han'a bağlanır. Bunların ruhu ise Yunus'larla Alpaslan'lardan geçerek, Hazreti Muhammed'e kadar uzanan zincirin, bize yakın bulunan halkalarını teşkil ederler." [Büyük Fetih, Sayfa 102]
Görünen o dur ki, millet aynı dili konuşan değil, tarihi bir olan, geçmişi bir olan, aynı hali paylaşan insan topluluğudur. Geçmişini keşfedemeyen bir milletin gelecek inşa etmesi mümkün değildir. Mümkün olsa bile, inşa edilen ucubeye gelecek demek mümkün değildir. Bin yıldır insanların imanından beslenerek varlığını devam ettiren Türklüğe başta ırkçılık olmak üzere başka sıfatlar yükleyerek karşı çıkmak yalnızca Batılıların işine yarayacaktır. Çünkü tarih, yalnızca ibret almak için değil, aynı zamanda kuvvet almak içindir.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



