Bir haberi gazete ya da internet ortamında okumak ya da radyoda dinlemekle; onu televizyonda seyretmek arasındaki fark, müthiştir.
İki kızını başörtüsü yasağı sebebiyle yurtdışında okutmak mecburiyetinde kalan bir anne, televizyonda Kozan’daki meşhur olayı izliyor.
Kozan’daki meşhur olayı; yani Öğretmenler Günü sebebiyle düzenlenen kompozisyon yarışmasında birinci olup, ödülünü almak için sahneye çıktıktan hemen sonra indirilen kızımızın, Tevhide Kütük’ün olayını.
Malum, kızımız; ‘Bir öğretmen olmalı’ başlığıyla yazdığı kompozisyonunun ödülünü almak için kürsüye çıktıktan az sonra, görevli öğretmen yanına gelip okulunu soruyor ve protokolde oturanların yanına gidip geri geldikten sonra da: ‘Aşağı in, senin ödülünü sonra vereceğiz’ diyor.
Tevhide Kütük, ‘neden’ diye sorduğunda da, ‘öyle isteniyor’ cevabını veriyor, öğretmen.
Tevhide Kütük, Milli Eğitim Müdürü’nün yanına gidip soruyor: “Neden hocam?’..
Milli Eğitim Müdürü, ‘kılık kıyafetin yönetmeliğimize uymuyor’ diyor, sadece.
Tevhide Kütük, ailesiyle beraber salonu terk ediyor. Arkadan başkaları da aynı işi yapıyor ve salonu terk ediyorlar..
Ve ödül töreni, birincisi salon dışına çıkmaya mecbur bırakıldıktan sonra, kaldığı yerden devam ediyor...
Binlerce tonluk cümleler...
Kozan’da yaşananları, televizyondan izleyen, iki kızını yurtdışında okutmaya mecbur kalmış anne; böyle şeyler yaşanabileceğini, yılların da tecrübesiyle, biliyor aslında. Ama yine de inanamıyor.
Anlaşılması güç bir inadın, bu Milletin çoğunluğunun değerlerini oluşturan şeylere karşı duyduğu sebepsiz düşmanlığın izlerini görüyor bu olayda.
Okuma arzusuyla dolu iki kızının; gurbet ellerde, anneden babadan ve çevrelerinden uzak, binbir sıkıntı ile sürdürdükleri hayat; gözlerinin önüne gelip kayboluyor bir an.
Onların arzu ettiklerinin gerçekleşmesi sebebiyle, belki mutlu bir anne o. Ama uzakta olmaları sebebiyle de, ancak buruk bir mutluluk bu.
Onlar, burada yanında, dizlerinin dibinde olabilirlerdi pekala ve hem kendisi, hem de onlar, bu sıkıntıları çekmeye mecbur kalmayabilirlerdi...
Küçük bir kız çocuğunun, ailesinin ve o salonda bulunanların gözleri önünde maruz bırakıldığı muamele, içini yakıyor belli ki; gözleri doluyor ve beddua dolu cümleler birbiri ardına çıkıyor, dudaklarının arasından... Her bir cümle, binlerce ton ağırlığında, bilene...
‘Etek boyu’ sümenaltı...
Olan biteni televizyondan seyretmek bile, insanı neredeyse deli etmeye yeterken, yakından müşahede edenler için, durum daha da farklı idi, şüphesiz.
Onlar da, salonu terk edeni ve etmeyeni ile, yaşanmamasını diledikleri böyle bir şeye şahit olmanın şaşkınlığını, üzüntüsünü yaşadılar muhakkak.
Peki ya bu muamelenin muhatabı olanlar; o küçük kızımız ve annesi, babası; onların durumu nedir?..
Onların bu muamele ile karşılaşmasının müsebbibi olarak ortaya atılan, şu meşhur yönetmelik, “Öğrencilerin Kılık Kıyafetlerine İlişkin Yönetmelik” yani. Kim yazdı onu?
Kim, bu Milletin inancını zerre kadar hesaba katmayan bir yönetmeliği; hem de Anayasa ve kanunlara aykırı olduğu halde, dayatabiliyor hala?..
Aynı yönetmeliğin, etek boyu ile ilgili bölümünü görmezden gelen zihniyet, başka bazı yerlerini ısrarla uygulamanın meşruiyetini nereden buluyor?..
Keşan’daki kompozisyon olayı, hakaretin yönü saptırılarak atlatılmaya çalışıldıydı.
Kozan’daki rezalet nasıl atlatılmaya çalışılacak acaba?..
Esas meselenin, evrensel hukuka, Anayasa ve kanunlara aykırı yönetmelik ve onu dahi yanlı uygulama derdinde olan birileri olduğu, nasıl gözlerden gizlenebilecek?..

Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



