Duygudur insanı insanlaştıran… Duygudur bizi birbirimize yaklaştıran, kaynaştıran... Mevlânâ boşuna dememiş “Aynı dili konuşanlar değil aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilirler” diye… Bazan belki de çoğu zaman hüzün kaplar içimizi… Meselâ bazı değerlerimiz elinizden kayar gider de bir türlü engel olamayız. Bu duyguları çok yaşamışızdır.
Bilenler bilir, balık tutmak güzel bir zevktir. Bazı zamanlar olur ki denizin ortasında saatlerce beklersiniz de “tık” bile demez. Bazan da balık akınına uğrarsınız, oltanız yetersiz kalır. Bazan da uzun bekleyişlerin sonunda bir balık oltanıza takılıverir. Sevinirsiniz, balığı oltadan kurtarırken veya kendinize doğru çekerken birden bire elinizden kayar gider de bir şey yapamazsınız. Eliniz boş kalıverir. İşte hayat dediğimiz şey de böyledir.
Yıllarca beklediğiniz halde bir türlü görünür hale gelmeyen fırsatlar vardır, bir iş gibi, bir eş gibi, bir … gibi… Aniden çıkıverir karşınıza… Fakat bir de bakarsınız ki, ister dalgınlık, ister talihsizlik, ister kısmetsizlik deyiniz, bu fırsatların ortaya çıkmasıyla kaybedilmesi bir olmuştur. Neye uğradığınızın bile farkında olamadan mutluluk kursağınızda kalır.
Çocuğunuzun balonunu şişirirken sizin harcadığınız efora paralel olarak çocuktaki mutluluğu şöyle bir düşününüz. Balon şiştikçe çocuk da kubarır. Mutluluğu, sevinci gözlerinde hasılı bütün azalarında kendini belli eder... Mutluluğu bizzat görürsünüz. İşte tam da şişirdim derken elinizdeki balonun patlamasıyla çocuğun sevinci garip bir hüzne dönüşüverir ya... İşte hayat boyu böyle mutluluklarla hüzünlerin birbirine karıştığı haller yaşarız.
Sevdiklerinizle birliktesinizdir, mutlusunuzdur, bu birlikteliğin bitmesini hiç istemezsiniz, yalvarırsınız, “Rabbim bitmesin bu an” diye… Fakat böyle anlar kayıp giden bir balık gibi kayıverir elinizden, gayri ihtiyari bir söz gibi çıkıverir ağzınızdan…
***
Basmak istersiniz bağrınıza, kucaklamak istersiniz büyük bir heyecanla, fakat göğsünüzden geri itilirsiniz bağrına bastığınız, kucaklamak istediğiniz, sevdiğiniz kişiler tarafından… Bilinmeyen, bilinemeyen, anlaşılmayan, anlaşılamayan sebepler yüzünden...
Böyle haller insana tarifi imkânsız duygular yaşatır. Bu duyguları satırlara dökmek, sözle anlatmak mümkün değildir. Çünkü yaşamadan bilinmeyen bir duygudur bu…
Kalbinizde hüzünler kol gezmeye başlar. Engin denizler gibi hüzne yelken açarsınız, artık hüzündür size dost olan, bağrına basan…
Böyle hallerde söyleyemezsiniz, açamazsınız derdinizi kimseye… Sırla sırdaş olursunuz. Sevmek sırla sırdaş olmak değil midir zaten? Çünkü şikâyet sevginin düşmanıdır. Şikâyetin olduğu yerden sevgi kaçar. İnsanlar sevgi “gösteri”lerini sevmek sanıyorlar. Ne büyük bir yanılgı değil mi? Böyle olduğu için de sürekli şikâyetler, şikâyetnâmeler yükseliyor pencerelerden… Eğer yaşanan gerçek sevgi olsa, kimi kime şikâyet edeceksiniz ki? Dillere düşmüş sevgiler (!)… Hiç dile düşen sevgi, sevgi olur mu? Sevgi koylan koylan yakar insanın içini de kimse farkına varamaz.
Bir şeyler kaçıyor elimden zaman gibi, yıl gibi, ay gibi, gün gibi, saat gibi, an gibi, dost gibi, dostluk gibi…
Kaçıyor görüyorum, tutmak istiyorum tutamıyorum, hatta dostlarıma gösteriyorum, fakat gösterdiğim dostlarım görmüyor, “hani, nerede” diyorlar. Ben görüyorum, onlar görmüyorlar. Ben deli miyim?
Dokunuyorum, elimden kaçıyor; evet işte dokunuyorum, fakat bir anda soluveriyor, solgun bir gül oluyor…
İliklerimde hissettiğim fakat bir türlü tutamadığım hava gibi, rüzgâr gibi… Yüzümü, ruhumu yalıyor, dokunamıyorum, tutamıyorum. Kayıveriyor elimden… Ardından hislerime dokunuyorum, onlar da dokununca hüzne dönüşüveriyor. Burkulan ruhumla baş başa kalıyorum…
***
Bu zamana kadar kendi küçük dünyamda kendimce nice büyük başarılar gördüm, nice büyük mutluluklar yaşadım. Bunlara paralel olarak büyük acılar ve hayal kırıklıkları da beni yalnız bırakmadı. Fakat bütün bunlara rağmen bugün bir şeylerin elimden kaçtığını / beni terkettiğini görüyorum. Bunların yeni umutların yeni mutlulukların başlangıcı olmasını istiyorum ve umuyorum. Umudumu yitirmedim.
Her şeyin iyi, daha iyi olacağı düşüncesini ve inancını, bir iman tazeliği ile kalbimin derinliklerinde muhafaza ediyorum. Gün doğmadan nelerin doğacağı, ne gibi güzelliklerin meydana geleceği bizim bilemediğimiz şeylerdir. Fakat bunların hayra gebe olduğu umut ve inancı hayatımızı anlamlı ve yaşanılır hale getirmektedir. Aksinin umutsuzluk olduğunu, umutsuzluğun da bizim dünyamızda yer bulmadığını, bulamayacağını bildirmek istiyorum. Hüzün başka ümitsizlik başkadır. Bizim, hüznümüz de Allah’adır, öyle değil mi üstadım?
Gidiyor bir şeyler elimizden… Gidiyor bir şeyler gönül dünyamızdan… Gidiyor, gidiyor bizi bırakarak…
Evet, doğru, neler, kimler gitmedi ki? Gelen gidiyor, verilen alınıyor, can gibi, mal gibi, sevgi gibi, sevgili gibi… Bizim zihin ve gönül dünyamızda mal, sevgiye dönüşüyorsa işte kötü olan budur. Çünkü mal da yalan, mülk de…
“Yalan olan şeyler” insanı oyalıyor, ömrünü boşa harcatıyor. Yazık oluyor böyle hayatlara... Oysa hayatı anlamlı hale getirmenin yolunu bilmek ve bulmak gerekir. Allah bizi “yalan” olan şeylerle, malla mülkle imtihan etmesin. Öyle değil mi Kutsal dostum… Sen ne diyorsun bu işlere iki gözüm?


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



