Tam da 'eksen kayması' tartışmalarının, Haçlı seferlerine çıkarak yağmaladığı köy evinde bir kese altın bulmuşçasına sevinen çapulcular gibi sırıtmayı, dış politika üzerine ahkâm kesmek olarak anlayan adamlar tarafından ağızlara sakız edildiği bu günlerde, o meşum gelişmeleri yine yaşıyoruz. Birbiri ardına gelen şehit haberleriyle şovenizm alabildiğine artarken ateş ise sadece düştüğü yeri yakıyor; yani ve sadece şehitlerin anne ve babalarının kalbini. Onlar, bir köşede, bir hafta sonra unutulmak üzere, sessizce kendi acılarını örüyorlar. Onların dışında kim, ne derece yüksek sesle konuşuyorsa konuşsun -buna bu satırların yazarı da dâhil- tamamını soru işaretiyle dinlememiz gerekir.
Her şeyden önce dünyadaki hiçbir gelişmenin tek başına, diğerleriyle ilişkisiz cereyan etmediğini anlamalıyız. Son yaşadığımız gelişmeler, adına Batılılaşma dediğimiz şeyin meyvelerinden sadece biri değil mi? Elbette bu bağı asla kuramayacak ya da kurmayacaklardır. 'Türkiye'nin ekseni kayıyor' diyenlerin tamamına ya hain ya da gafil gözüyle bakmamamız için hiçbir gerekçe yok.
Son olayları iki başlık halinde ele alabiliriz; ilki, terör örgütünün kahrolası barbarlığı, ikincisi; bu barbarlığın peşinden 'Türk' ve 'Kürt' kimlikleri üzerinden başlatılmaya çalışılan sinsi bir 'sinir' harbi. İkincisi, ilkinden daha tehlikeli bir süreci doğurabilir. Ve kimlikler üzerinden yürütülen bu propaganda, işte bu... Batılılaşma hikâyemizin tam olarak meyvesi budur. Cumhuriyeti ele geçiren ilk kadro, bu topraklara ve kendi ırklarının dışındaki herkese o batılı kör gözle bakmadılar mı? Baktılar. Peki, bunu konuşmanın sırası mı? Evet, tam da sırası! Tıpkı, 'o şehit annelerinin hiçbiri niçin orduevine giremiyor, niçin oğullarının yemin törenine girerken sorun yaşıyorlar' sorularını sormamızın tam sırası olduğu gibi...
Dünyadaki birçok gelişmenin birbiriyle ilişkili olduğunu fark etmek gerekir. Yaşadıklarımız, eğer on maddelik bir sorunun sonucuysa, tek maddelik bir çözümün, sorunları 'on bir' madde yapmaktan başka yol açacağı bir sonuç yoktur. Ahmet Kekeç ağabey, geçtiğimiz günkü yazısında çok net ifade etti. "PKK, kâr eden uluslar arası bir şirkettir. Ve kâr eden hiçbir uluslar arası şirket kapatılmaz." PKK'ya 'taşeron' diyen başbakan, cümlenin devamını niçin getirmiyor? Günlerdir, onlarca gazetede yüzlerce köşe yazarı sordu bu soruyu. Soruyu soran herkes cevabı da çok net biliyor; cümlenin devamında meşum bir kelime olarak İsrail geçiyor.
Olaylardan hemen sonra, devletin zirvesi Çankaya'da 'güvenlik zirvesi' adı altına toplandı. Ne yazık ki, eğer bağımsız bir ülke değilseniz, yaptığınız her toplantıdan sonra biraz daha dağılırsınız. Yaşadığımız şey, inşallah bu değildir. Ama sormamız gerekir ki devlet, doğuya 'uzman askeri personel' gönderme kararıyla neyi çözmüş olacak? Halkalı'daki alçakça saldırıyı, doğuya gönderdiği uzman askeriyle önlemeyi başarabilecek mi? Elbette hayır!
O zaman şunu anlamalıyız ki, devlet olmanın [bağımsız bir devlet] daha başka gerekleri de vardır. Size yönelen tehdidin uluslar arası bir organizasyon kaynaklı olduğunu biliyorsanız, o organizasyonun arkasındaki ülkelere kılıcınızı kımıldatmanız gerekir. Ki onlar kımıldayamasınlar. Daha iyi anlamak için şunu yapalım; dünya haritasını önümüze açıp, İslam ülkelerini işaretleyim. İşaretlediğimiz bütün ülkelere yakından baktığımızda şunu görürüz; İslam ülkelerinin tamamında, bir ya da birkaç ayrılıkçı terör örgütü vardır. Dertleri nedir, kaynakları neredendir bilen yok. Bunun korkunç bir tesadüf olabileceğini söyleyenlere, hangi devletler hesabına çalıştıklarını sormamız gerekir.
PKK şirketinin arkasında elbette sadece İsrail yok. PKK'nın arkasında İsrail'le beraber dünyadaki bütün terör örgütlerinin finansmanında ya da yönlendirilmesinde söz sahibi olan Amerika da var. Bu tablo içerisinde, Türkiye'nin Amerika'yla 'müttefik' olması tam olarak hangi sebebin sonucudur? Hadi bütün bunlara komplo diyenler çıkacaktır, peki 'Çekiç Güç'ün Türkiye'de ne iş yaptığını konuştuğumuzda durum ne olacak? Dahası 'Çekiç Güç'ü Türkiye'ye davet edenleri nereye koyacak, nasıl konuşacağız? Demek ki işler, internet ansiklopedilerinde anlatıldığı gibi değilmiş.
Bağımsız bir ülke değilseniz, 'güvenlik zirvesi' toplantıları yapmanızın bir anlamı yok. Çünkü her toplantıdan sonra biraz daha dağılacaksınızdır. Bunu yapmak yerine bağımsız bir ülke olmak ve bağımsız bir ülkenin yapması gerekenleri yapmak, yaşadığımız sorun konusunda çok daha elzemdir.
Kur'an'ı dinlemeyip, Türkiye'nin eksenini Batı'ya ayarlayanların yol açtığı bu sorunun yine ilk çözümü Kur'an'ı dinlemekten geçiyor. Eksenleri kaydığı için 'ne alakası var' diyecekler. Onlara diyelim ki, okullarda anlata anlata bitiremediğiniz Avrupa Rönesans'ının 'uzak hazırlayıcı'larından İbn Rüşd, 'İslam'ı iyi bilenin mükemmel bir devlet inşa edebileceğinden söz eder.' Başka yolu yok! Ya hep birlikte Türkiye diye bildiğimiz bu toprakların yok oluşunu seyredeceğiz ya da hep birlikte hem dışarıdaki hem de içerideki hain ve gafillerle de hesaplaşacağız. İslam'ın dışında aradığımız bütün çözümleri elimizin tersiyle itip, bu ruhtan güç alacağız. İşlerin daha da çığırından çıkmaması için bunu hemen yapmak zorundayız.
Bu yazıya başlık yaptığım dizeyi, Yusuf el Hacib, bin yıl önce söylemiş Kutadgu Bilig'inde. Değişen bir şey yok. Siyasetname'nin yazarı, büyük devlet adamı Nizamül Mülk'e göre ise; 'bir devletin devamı, olaylardan gerekli derslerin alınmasına yani her durumda tarihin metoduna başvurmakla mümkündür.' [Davutoğlu ve Atalay Hoca bilir de bunları, umarım sayın başbakan bu yazıyı sonuna kadar okuyabilir]
Türkiye, (bağımsız) devlet olduğu zaman PKK'lı teröristlerin ellerinde bulunan silahları üreten şirketlere ve devletlere bunun hesabını sorabilir. Türkiye, bağımsız bir devlet olmaya karar verdiği gün yüz yıldır kınında paslanan kılıcını, kullanmak için bile değil, göstermek için kımıldattığında, hiçbir düşmanın kımıldayamayacağından emin olabiliriz demektir.
Toparlarsak, mesele kısaca şu; bu sorun, bu ülkede yaşayan Kürt kardeşlerimizin organize ettiği bir sorun değil. Bu sorun, özgürlük, devrim ve Marksizm adına dağa çıkmış bir avuç çapulcunun yol açtığı bir sorun da değil. Bu sorun, herkesin bildiği ama çoğunun söyleyemediği gibi, başını İsrail'in çektiği çokuluslu bir şirket sorunudur. Çözümü de öyle, acil zirveler yaparak, ana haber bültenlerinde duygusal haberler çevirerek, terör örgütüne küfrederek, bütün Kürtleri sınıflayıp bunun müsebbibi gibi göstererek sağlanmaz.
Türkiye, o dededen kalma, kınında paslanmış kılıcı, asıl düşmana doğru bir çıkarmaya görsün. Görün bakalım düşman kımıldayabiliyor mu o zaman?
Üstelik o kılıç, Türkiye'nin gitmesi gereken yerin yönünü de gösterecektir.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



