Abdurrahman Arslan, ilgiyle takip ettiğim, söyleşilerini beğeniyle okuduğum bir sosyolog. Müslümanca düşünme üzerine analitik tahlillerde bulunan bir entelektüel. Kompleksden uzak yaklaşımlarıyla, tezleriyle ayrıcalıklı bir isim. Onu dinlerken, onunla sohbet ederken hep yaklaşımlarını not edip okuyucularla paylaşmak istedim. Ne var ki bu mümkün olmadı. Fakat en son Asım Öz, çok değerli bir çalışma yaparak Abdurrahman Ağabey'in söyleşilerini derlemiş, toplamış ve kitap haline getirmiş. Bugünlerde bu söyleşileri büyük bir özenle okumaya çalışıyorum. Tabii bir yandan da cümlelerin altını çiziyorum. O kadar altı çizilecek cümle var ki... Bugün yazımıza başlık yaptığımız söyleşiden birkaç soru ve cevabı aktarmak istiyorum:
Bir dergide yayınlanan makalelerinizden birinde, "Bugün Türkiye'de laiklik ile İslamcılık arasında gündemde bulunan gerilimin, İslamcılıktan kaynaklandığını söylemek, dünyaya hâkim (...) yeni kültürün meydana getirmekte olduğu dönüşümleri anlamamak olur" diyorsunuz. Sıklıkla yeni politik kültüre vurgu yapıyorsunuz. Nedir bu yeni politik kültür? Nasıl tanımlıyorsunuz?
Politik kültürün temel özelliği herhangi bir hakikate dayanmamış olmasıdır. Politik kültürün içerisinde demokrasiden bahsettiğimizde iki önemli hususa dikkat çekmemiz gerekiyor. Demokrasi dediğimizde her şeyden önce akla sınıf gelir. Geçmişin politik kültürünü de demokrasi dediğimiz tecrübe oluşturuyordu. Bu da daha çok pozitivizm üzerine kurulu bir politik kültürdü. Demokrasinin sınıfsallık özelliğinin yanında bize bir şey daha hatırlatıyordu; aynı zamanda özünde eşitlik boyutu taşıyan bir birleşimdi. Demokrasinin ya da geçmiş politik kültürün temel ilkelerini temsil ediyordu. Her sınıfın kendisini temsil etme imkânını sağlayan bir siyaseti öneriyordu ve aşağı yukarı bugüne kadar böyle gelmişti. Batı'da 1960'ların, bizde ise 1980'lerin sonlarından itibaren yeni bir politik kültür söz konusu oldu. Politik kültürün kaynağı Batı. O tarihten itibaren somut hâle geliyor ve dünyada yaygınlaşıyor. Somutlaşan bu politik kültürü özümsemeye veya karşı karşıya gelmeye başlıyoruz. Ya da beslenmeye başlıyoruz. Dolayısıyla bu politik kültürün dünün klasik politik kültürünün var ettiği siyasete dair, sosyal hayata dair bir değer, kavram unsur, ne derseniz deyin adına, giderek anlamını ve işlevini yitirmeye başlıyor. Aynı zamanda dönüşüm de yaşıyor. Şimdi biz bu politik kültürün dünyasında yeniden düşünmeye başlıyoruz. Bu kültür temelde bizi ne bir siyasete davet ediyor ne de eşitlikçi bir anlayışı empoze ediyor. Bu yeni politik kültür bir de pozitivizm temeli olmayan bir kültürü temsil etme özelliği taşıyor. Dünün pozitivist temeldeki politik kültürünün yerine pozitivizmi kabul etmeyen bir kültür olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla da pozitivizm yerine kendisini izafiyet üzerine konumlandırmış bir kültürle karşı karşıyayız.
Çizdiğiniz bu çerçeve küreselleşme ve postmodernizm tartışmalarını akıllara getiriyor...
Bu politik kültür olmasaydı biz küreselleşmeyi tanımlayamazdık. Çünkü küreselleşme bir tür olarak tanımlanmasını içeren bir şey. Yani dünyanın kendisine dair tanımının bütünleşmiş bir ifadesidir küreselleşme. Eğer bu politik kültür olmasaydı ya da sizin dediğiniz o felsefe olmasaydı dünyayı biz bugün küresellik kavramı altında bir bütün olarak tanımlama imkânına kavuşamayacaktık. Klasik anlamıyla pozitivist temelde böyle bir tanımdan hareket etseydik biz dünyayı ulus devletlerin dünyası olarak tanımlayacaktık. Farklı toplumların dünyası olarak tanımlayacaktık. Ya da farklı kültürlerin dünyası olarak tanımlayacaktık. Politik kültür dünyayı bir bütün olarak tanımlamamızın imkânlarını belirler. Dünyanın bir bütün olduğuna inandırır ve bizlerin de bu şekilde algılamamızı ister. Bu ne kadar sahici bir algılamadır, tabii ki tartışmaya açıktır. Ama nihayetinde böyle bir özelliği vardır diye düşünüyorum.
Yine bir yazınızda laikliğin tasfiye olacağını öne sürüyorsunuz? Laiklik nasıl tasfiye olacak?
Yeni politik kültür siyasete dair, sosyal hayatımıza dair birçok kavramı yeniden dönüştürüyor; eğer deyim yerindeyse, ona anlam veriyor. Buna laiklik de dâhildir. Çünkü geçmişin politik kültüründe laiklik politik kültürün kendisine temel edindiği pozitivizm temelinde kendini tanımlamıştır. Yani klasik laiklik anlayışı pozitivizme dayanan oradan gücünü alan ve o güçle dünyaya karşı kendini konumlandıran bir laikliktir. Oysa bugünün politik kültürü pozitivizmin kırılmaya uğramasından dolayı bizim klasik anlamdaki laiklik anlayışımızı da dönüşüme uğramaya zorluyor. Söylemek istediğim, bu zorlama İslâm'dan gelmiyor. Bu, yeni politik kültürün kendi içindeki ideallerinden, ilkelerinden geliyor. Fakat bu politik kültürün kendisinden gelen klasik anlamdaki laikliğe karşı onu zorlayan, onu dönüşüme uğratan, onun o pozitivist bünyesini çatlatmak isteyen bir laiklik anlayışı istiyor. Buna benzer bir talebi Müslümanlardan da istiyor..."
Müslümanların süreç içerisindeki konumu ne olacak sizce?
Her sistem getirdiği olumsuzluklar kadar, insanların önüne yeni imkânlarda açar. Müslümanlar bugün bu durumu tamir etmekten çok, yeni durumun getirdiği imkânlara çabuk adapte olmaları söz konusu. Nimet gibi görünen küçük kemiklerin peşinden koşmak... Bir takım Müslümanların yaptığı bu... Çıkış yolu bulmak için çok dolaşmaya gerek yok. Kıblesiz bir dünyada yaşıyoruz ama bizim kıblemiz var. Bizim için belirsizlik yok. Bu politik kültür her şeyi anlamsızlaştırıyor. Biz anlamın bütün imkânlarını elimizde bulunduruyoruz, bu kültür ise insanların elinden anlamı alıyor. Beni kaygılandıran Müslümanların dünyanın üç kuruşluk nimetlerine ram olmuş olmaları ve ilgisizlikleri. Ancak Allah'ın sabredenlerle beraber olduğunu biliyoruz..." (Ferdi Amca, Renkli, S. 10, 2007).
H H H
Abdurrahman Ağabey'in bu düşüncelerine katılmamak mümkün mü? Zaten "ötekileşmek", "dünyevileşmek" dediğimiz olgu "maddeye ram olmak" olsa gerek. Hadiste belirtilen şekliyle "Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalışmak..." ifadesini alıp "Yarın ölecekmiş gibi ahiret için..." ifadesini rafa kaldırmak... Bu durum "dünyevileşmekten" başka ne ile izah olunabilinir?
"Değişim" önemli... Değişim derken sekülerleşmek mi kastımız? "Din"in geleneğin, geleneğin de "din"in yerine almasıdır bu... O nedenle "iman" olgusunu yeniden ele almalıyız. "İtikad" değil, "iman" olgusudur asıl olan...
Nasların doğrultusunda hayatımızı şekillendirmek yerine, şekillenen hayata nasları uydurmak, mü'min olmaktan başka bir şeydir... O nedenle eleştirilerimizi başkaları için kullanma lüksünden vazgeçip düşüncelerimizi ve yaşantımızı nassın süzgecinden geçirmek hiç kuşkusuz en önemli eylem... Bu açıdan 74 yıl önce bugünlerde aramızdan ayrılan Üstad Mehmed Âkif'in "Safahat" adlı devasa eseri baştan sona okunursa Üstad'ın eleştirilerini Müslümanlar üzerine yoğunlaştırdığını görürüz. Bu noktada yapılması gereken eylem başkalarından öte kendi iç denetimimize yönelmek, nerede durduğumuzun muhasebesini yapıp, hayatımızın Kur'an ve Sünnet'e ayarlı olup - olmadığını kontrol ve analiz etmektir. Kısacası, muhasebe durağında epey bir süre beklememiz gerekiyor... İşte Abdurrahman Arslan'da "Nehri Geçerken" başlığı verilip, Beyan Yayınlarınca neşredilen söyleşilerinde bu muhasebeyi yapıyor ve ödünç düşünce ve kavramların yanı sıra "ödünç yaşamlara" da eleştiriler getirip, karşı çıkıyor. Bununla da yetinmeyip özgün bir tavır alışla içinde bulunduğumuz olumsuzluklardan kurtulmaya ilişkin esaslı bir sorgulama yapıyor...
Kısacası, nehri geçmek öyle kolay değil! Hele de bu nehir "sırad" diye zorlu bir geçiş gerektiriyorsa...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



