1932 yılında Dünya Güzellik Yarışması'nda birinci seçilen Keriman Halis önceki gün 5'er dakikalık minik bir haberle gündeme geldi. Bu sefer ölüm haberiydi bu. Cenazede, birkaç kişiye mikrofon tutuluyor, "Modern Türkiye'nin yüzüydü" diyorlar.
Haber bültenleri, Keriman Halis'le yapılan küçük bir söyleşiyi de ekrana getirdi. 97 yaşındayken onunla yapılmış bir söyleşi bu... Zihni hâlâ yerinde... 1932 yılında seçildiği o günü anlatıyor, "Bayrağım olmadan podyuma çıkmadım" diyor. Gözleri doluyor. Görüntü kesiliyor. Ardından cenaze görüntüleri... Nihayet hepimizin gideceği o son istasyona uğurlandığı sahneler.
Günlerce, belki aylarca gazetelerde manşetlerden inmeyen Keriman Halis, öldükten sonra, haberi 5 dakikadan fazla sürmedi. Zaten yaşlı bir kadının ne kadar haber değeri olabilirdi ki?
Cumhuriyet Gazetesi ilk güzellik yarışması "intihap" ettiğinde tarih 1929'u gösteriyor. Ardından ikinci yarışma tertip ettiğinde tarih yaprakları 1930'lu yılları gösterir... Yarışmayı Mübeccel Namık isminde bir kız kazanmış ve tacını takmıştır. Resimli Uyanış dergisinde haber aynen şöyle verilir:
"Bu hafta Cumhuriyet gazetesinin teşebbüsü ile ikinci defa olarak bir Türkiye güzellik kraliçeliği daha intihap olundu. Bu yeni kraliçe Mübeccel Namık Hanım'dır, kendisi yeşil gözlü, uzun boylu ve çok mütenasip endamlıdır. Hakem heyetinde bulunanların görüşleri hayli ilginçtir" diye yazar.
Devamında, ünlü edebiyatçıların bile katıldığı bu organizasyonda, "Bayıldım", "Rüya görüyorum sanıyorum," "Cennete girdim" gibi bol övgüler almıştı Mübeccel Namık.
Sonrasında Fransa'ya Cannes şehrine gönderilir. Ancak dereceye giremez. Neden mi? Çünkü "Türk kızı"nın daha da açılıp saçılmasını isterler.
Batı'nın isteği 1932'de Belçika'nın Spa kentinde düzenlenen güzellik yarışmasında gerçekleşecektir. Cumhuriyet gazetesi bu sefer Keriman Halis'i gönderecektir. Üstelik Atatürk'ün özel isteğiyle gönderilen Keriman Halis burada umulmadık(!) bir ilgi görecek, hatta birinci seçilecektir!
İHA'nın haberine göre, 1932'de Keriman Halis'i birinci ilan eden Belçikalı jüri başkanı, "Bugün Hıristiyanlığın zaferini kutluyoruz. Çünkü bugün İslamiyet bitmiştir, onu bitiren Avrupa'dır! Müslüman kadınların temsilcisi, bugün mayo ile karşımızdadır... Oylamaya gerek yok, onu kraliçe seçeceğiz" demiş ve çok tartışmalı bir seçimin altına imza atmış. İlginçtir... Bugün o seçim Japonya'da bile ders olarak okutuluyor.
Böylelikle Batı bizi görmek istediği şekliyle aralarına kabul etmiş.
1932 yılında Türkiye'sinde neler oluyordu? O tarihte, ülkemiz "muasır medeniyetler" seviyesine çıkabilmek için hayli gayret göstermiş miydi sahi?
Öyle ki, 18 yaşında bir genç kızımızı mayoyla, Belçika'ya, yani Türk bayrağın bile olmadığı yere gönderecek kadar cüret sahibiydik! Annesi, bu tartışmalı birincilikten çok memnun kalmış. Dönemin Cumhuriyet gazetesi şöyle bir söyleşi gerçekleştirmişti:
"Aklımızın böyle bir talihe mazhar olacağım hiç ümit etmiyorduk. Hatta İstanbul'daki müsabakayı bile kazanacağından şüpheli idik. Bu neticeyi bilhassa memleketimize hizmet noktasından bir şeref addediyorum. Çok mes'udum. Keriman'ı iyi bir aile kızı olarak yetiştirdim. Onun en büyük zevki ev işleri ile uğraşmak, bilhassa küçük kızkardeşi Fatuş'la meşgul olmaktadır. Son mektubunda hep Fatuş'tan, ona karşı duyduğu tahassürden bahsediyordu." (a.g.g., 01,08.1932)
Gelin isterseniz 1932 senesinde güzel yurdumda neler oluyordu, çağdaş medeniyetler seviyesine çıkabilmek için ne gibi gayret gösteriyorduk?
Miladi Takvim 28 Ocak 1932'yi gösterirken, o gün devletin resmi ajansının bülteninde, "İstanbul mahreçli" şöyle bir haber geçiyordu;
"Yerebatan Camii'nde ilk defa ezan Arapça yerine Türkçe okunmuştur. 'Allahu ekber' yerine 'Tanrı uludur' biçiminde Türkçeleştirilen ezanı minareden Hafız Yaşar, duyurmuştur."
Aynı gün Hafız Rıfat Bey, ikindi ezanını okumak üzere Fatih Camii'nin minaresine çıkıyor, ama o tarihe kadar halkın hiç duymadığı şekilde bağırmaya başlıyor:
"Tanrı uludur, tanrı uludur" diye...
Bir sonraki gün: Sultanahmet Camii'nde sekiz hafız Türkçe Kur'an okuyordu. Aynı gün İstanbul, Balkan Konferansı Konseyi'ne ev sahipliği yapıyordu.
Bir sonraki gün ilk Türkçe hutbe yine Süleymaniye Camii'nde okutulacaktı. Bir sonraki hafta "Halkevleri" açılıyordu (19 Şubat)... Amaç, halkın politik, ideolojik ve kültürel eğitimini sağlamak... Cumhuriyet Halk Fırkası Genel Sekreteri Recep Peker, aynen şunları söylüyordu, "Halkevlerinin gayesi ulusu katılaştırmak, sınıfsız katı bir kitle haline etmektir." (a.g.g.)
9 Nisan'da ise "İlk kadın hakim Mürüvvet Hanım" Adana'ya atanarak görevine başlayacaktır. Aynı ay içerisinde İstanbul'daki milli maçta Türkiye, Macaristan'a 2-1 yenilirken, Reşat Nuri Güntekin'in Kızılcık Dalları adlı romanı yayımlanıyor...
22 Mayıs'ta Adana Ağır Ceza Mahkemesi, Ağrı Dağı bölgesindeki ayaklanma olayların karışanların 34 kişi hakkında idam kararı veriyor. 1 Haziran'da Prof. Albert Malche 'Dürülfunun Raporu'nu Milli Eğitim Bakanlığı'na sundu. Ki, bu rapordan Atatürk de bir şey anlamamış ve şu notu düşmüş, "... Bu adam bütün nezaketini kullanarak diyor ki: Ben sizi anlamadım, anlayamıyorum ki ne yapmak istediğiniz hakkında sizinle, Türklükle mütenasip yüksek üniversiteyi nasıl kurmak istediğinizde fikri mahsusum yoktur." (Atatürk Araştırma Merkezi, sayı1, Kasım1984)
İstanbul'da yapılan Milli Maçta Türkiye Bulgaristan'a 3-2 yeniliyor... Ve 7 Aralık'da ise Bir Millet Uyanıyor filmi gösterime giriyor...
Göründüğü gibi o bir yıl boyunca Türkiye "çağdaş" seviyeyi yakalamak için epey gayret sarfetmiş(!). Ezanı bile aslından koparıp, kendi dilimize uydurmaya çalışmış, yeni üniversite kurabilmek için Batı'dan adam getirtmiş, ama becerememişiz. Ancak, Batı'nın standartlarına ulaşabilmek için Keriman Halis'i "mayo"yla göndermek yetiyormuş meğer.
Keriman Halis, Ata'sının teşvikiyle katıldığı güzellik yarışmasından birincilikle döndükten sonra derin bir sessizliğe gömüldü. Sadece Müslüman bir ülkenin temsilcisi olarak katıldığı o tartışmalı yarışmada sürpriz bir şekilde aldığı dereceyle yaşadı bir ömür.
Peki, "modern kadının yüzü" olan Keriman Halis acaba yaşadığı ömür boyunca, kendinden sonraki güzellik yarışmalarını hiç takip etti mi?
Yarışma sonrası bataklığa düşen kızların dramını hiç gazetelerden yahut televizyondan takip etti mi? Ettiyse, acaba ne hissetti?
Güzellik yarışmaların aslında bir tuzak olduğu gerçeğini hiç fark etti mi? Neon ışıkların altındaki yaşamların arkasında aslında korkunç şehvet avcıların sofrasına konulan et pazarına dönüştüğünü hiç gördü mü? Güzellik yarışmaların aslında "modern bir köle" pazarına dönüştüğü gerçeğini fark etti mi? Binlerce genç kızın hayatını karartan, sonra da hayatı kararmış kızların dramını yapan bu gazeteleri okurken ne hissettiğini cidden merak ediyorum.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



