HİÇ kuşkusuz dar bir mekân olan dünyamız ve en geniş anlamıyla âlem "dersler"le dolu ibretlik olmadan ibret alabilenlere! Hep merak etmişimdir, iyi giden şeyler zaman içerisinde daha iyiye gitmesi gerekirken, niçin öyle olmuyor da tersine dönüp sanki hayat yeniden başlıyormuş gibi bir hal alabiliyor?
"Âlemlere rahmet" olarak gönderilen bir Peygamberin vefatının hemen ardından, "Rahmet Peygamberi"nin öğretisinin tam aksine, "rahmet"le hiç de bağdaşmayan haller yaşanıyordu? "Dünyadaki nasibini unutma!" uyarısını, dünyayı terkedilmemesi gereken bir yer olarak görüp, "dünyalığı" idealize edenlerin aksine, elinin tersiyle iten peygamber ve ailesi, "dünyalık" uğruna niçin zulme mâruz kalıyordu?
Hz. Peygamber'in "Ehlibeytim" (hâne halkım, mahremim, ailem) diyerek bağrına bastığı, koklamaya kıyamayıp başının, omuzlarının üzerinde taşıdığı "güzel insanlar"dan Hasan ve Hüseyin niçin ayaklar altına alınıyor, en iğrenç zulümlere mâruz kalarak dünya hayatlarına son veriliyordu? Hem de aradan uzun bir zaman geçmediği, aynı havayı birlikte soluyan, hayatı "biat" ettikleri Peygamberin huzurunda paylaşan, "ashap" (dost, yâr) diye yâdedilen bazı insanlar nasıl oluyor da tüm öğrendiklerini âdeta bir kenara iterek, "taraf" olup bu kadar büyük bir kırılmaya sebep olabiliyorlardı?
Hangi emel, hangi hırs, hangi niyet onları bu kadar tanınmaz hale getiriyordu? Yapılanlar öyle şeyler ki, gerçekleştiği o günde kalmamış, yakıcı ve kavurucu izleri sonraki zamanları hep etkilemiş, hâlâ da etkilemeye devam etmektedir. Meydana gelen bu kırılmaların izini süren nice insanlar bu yüzden ya zalim oldu, ya da mazlum! Bu kadar büyük bir "vebal", hangi dünyalık uğruna yapılabilirdi ki?
Aslında olayın arka planına bakılacak olursa, aileler arasındaki "mücadele"nin çok eskilere dayandığı görülür. Hz. Peygamber'in de Muâviye'nin dedelerinin de soyu Abdümenâf b. Kusay yoluyla Hz. İsmâil'e dayanır. Abdümenâfoğulları'ndan Hâşim ile Ümeyye, kendilerine ve kabilelerine itibar sağlayan Kâbe'nin yönetimi için mücadele etmişler ve kaybeden Ümeyye olmuştu.
Bunun üzerine Ümeyye, Mekke'yi terkedip kendine ikamet yeri olarak Şam'ı seçmişti. Orada zamanla iyi bir maddî güç sağlayınca Mekke'ye geri döndü. İki aile Mekke'nin yönetimi konusunda bir anlaşmaya vardı. Oldukça itibarlı olan "hacıların iâşe ve ibâtesi"yle ilgili görevler Hâşimoğulları'na düşmüştü. Asker hazırlanması ve dış kabilelerle ilişkiler de Ümeyyeoğulları'nın görevi olmuştu.
İlerleyen zaman içinde, Hâşimîler Ebû Tâlib'in, Ümeyyeoğulları da Ebû Süfyân'ın idaresinde tarihteki yerlerini almışlardı. Ebû Süfyân ticarette çok başarılı olmuştu, bu da ona büyük bir güç sağlamıştı. Hâşimîler'den Hz. Peygamber'in vahiyle birlikte tevhid inancını anlatmaya başlaması, sosyal ilişkilerde farklı bir boyut kazandırdı ve farklı kulvarda müthiş bir mücadele başladı. Artık Ümeyyeoğulları ve Hâşimoğulları yoktu. Mümin ve kâfir vardı.
Tevhid inancı, aileler arasındaki kabilecilik bağlarının anlamsızlığını dillendirirken, müşriklik kulvarını seçen taraf, ellerinden bir şeylerin gittiğinin farkına vardı ve mücadeleyi "savaş" boyutlarına taşıdı. Müşrikler Mekke'de, müslüman olanlara yaşama hakkı tanımamaya başladılar. Savaşlar sürecinin başlamasıyla, Kureyş'in ileri gelenlerinden bazılarının Bedir Savaşı'nda ölmesi üzerine Mekke'nin liderliği Ebû Süfyân'a geçti. Maddî güçlerine güç katabilmek için Ebû Süfyân ve yandaşları kabilecilik asabiyetiyle hareket ediyorlardı.
Bu şekilde devam eden mücadelede Ebû Süfyan ve yandaşları, Mekke'nin fethiyle gelinen aşamada, kerhen de olsa İslâm'ı kabul ettiklerini açıkladılar. Böylece Hz. Peygamber döneminin sonlarında büyük bir sükûnet ve birlik sağlanmış oldu. Fakat Resûl-i Ekrem'in vefatıyla birlikte, küllenen kabileler arasında itibar mücadelesi farklı bir boyut kazanarak tekrar hayat sahnesindeki yerini aldı.
Hz. Ebû Bekir ve Ömer'den sonraki süreçte Ümeyye ailesinden Hz. Osman halife olmuştu. Sıra Hz. Ali'deydi. Hz. Peygamber'in amcasının oğlu ve damadı Hz. Ali'nin elinden eşine az rastlanır bir hile ile halifelik görevi alındı. Bunu yapan da Mekke'nin fethine kadar müslümanlara kan kusturan müşriklerin lideri Ebû Süfyân'ın oğlu Muâviye idi. Bilâhare bu süreçte Hz. Ali'nin camide namaz kılarken şehit edilmesi üzerine Hz. Hasan'a biat edildi.
Hz. Hasan'la varılan anlaşma sonucunda Muâviye'nin halifeliğine razı olundu, fakat ilerleyen süreçte olaylar daha da şiddetlendi, kendi yerine herhangi bir kimseyi tayin etmeyeceği yönündeki Hz. Hasan'la vardığı anlaşmaya rağmen, Muâviye oğlu Yezîd'i kendine vekil tayin etti. Aslında bu bir görev gasbıydı. Ümeyye ailesi Hz. Hasan ve Hüseyin'i kendilerine biat etmesi için zorlamaya başladı. Biat alamayınca da, tarihte eşine az rastlanır bir vahşet yaşandı Kerbelâ'da. Hz. Hüseyin ve beraberindekilerin tamamı burada hunharca katledildi.
İslâm tarihine kara bir leke olarak düşen bu hadise hiçbir zaman zihinlerden ve gönüllerden silinmedi. Ehlibeyt her duada göz yaşlarına kardeş oldu, "ehl-i kıble" olan her müslüman Ehlibeyt'le özdeşleştirdi kendini. Yüreğini hep taze ve diri tuttu; "zalim" olmaktansa "mazlum" olmayı yeğledi.
Kerbelâ, insanları "sağırlaştıran bir musibet" yani "ker-belâ" olarak gönülleri dağlarken, mümin yürekler acıları merhamete dönüştürdü; yaşadı Hasan "seyyid"ler nesliyle hep, yaşadı Hüseyin "şerifler" soyuyla... Büyük sevgi, saygı ve itibar gördüler asırlarca müminlerden... Zulmedenler ise zulmettikleriyle kalmadılar, ektikleri nifak tohumları müslüman toplumlar arasında devam ettikçe, vebalini taşıdılar geçmiş ve gelecek kuşakların...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



