Her şey geçer; insanın elinden tutmuş ve tutmamış, dokunmuş ve dokunmamış olan her durum, an, olay, nesne; ufuk, gök, toprak, kapı, pencere, kilit, anahtar, akşam, ikindi, gece, yağmur, fırtına, kar, rüzgâr, sevgi, nefret, hınç, kin, öç, aşk, bakış, yürüyüş, kitap, kalem, kâğıt, yazı, söz... her şey geçer. Bir merhamet ve vicdan kalır, kalırsa bizden sonraya; kapıdan çıkarken atılan son adımın atıldığı anın başlangıcında... Kapıdan çıkarken son bir bakış... Son bir hatırlama başlar sonrasında; sonsuz düzenler içinde. Sonsuz toprak, bir dizenin içine yığılır, yığılır... Hiç bitmez bir sabah başlar belki. Belki bir otobüs koltuğunda nereye gideceğini bilmeyen, gidecek bir yeri yurdu olmayan, bir tanıdığı bulunmayan otobüsün gittiği yönde; genç bir insan, bir hayat artıcı ruhu taşımakta göğsündeki onulmaz kederin en ince ayrıntısında. Ne yapacaktır gittiği yerde; ne yapmayacaktır; içindeki soru işaretleri her bir yönden hücum etmiş birer canavar kesilmiştir; başını pencereye dayadığında; dışarıda sonsuz oluşlar devam etmekte. Bir bardak demli çay, içine dökülen hüznü yavaşlatıyor biraz; ama tekerleklerin durmadan dönen ahenginin çıkardığı ipince çıtırtıyı kendisinden başka duyan yok, yok ne fayda. Bir hayat eğrisinin ucuna dökülmüş öpücükler gibi zaman, eline yüzüne dudaklarına, gözlerine gözlerine vuruyor yanıbaşında oturan belirsizlikle birlikte. Bir yangın mı sürüyor dünyada ve kıyılarda uzamayan/uzanmayan köprülerin ortasında. İçinde biriken tortuyu kime gösterecekti; kim anlayacaktı paranın ve makamın geçmediği bir yer bildiğini ta yüreğinde duyduğunu, iman tahtasına güm güm vurduğunu, kim bilecekti, kim... Bir zamansız gibi ağıyordu eşyanın ruhuna, sıfıra inmişti, hayatın sıfırına inmişti, dibe vurmuştu; gidilecek daha bir yer yön kalmamış bir yere gelmişti. Nietzsche (Alman filozof, 1844-1900)'nin "hayatın dibi" dediği yere gelmişti; otomobiller akıyordu üst taraflarda, vitrinler çekiyordu insanları, kafalarını midelerine gömmüş yaşlısı genci bekârı evlisi evsizi... Hayatın dibine gelmişti işte. Kafalarda alınacak bir gram insaniyet kalmamıştı, idealler çökmüş, gelecek yok, şimdi çok fazla, durmadan bilânço tutuyorlardı matematiğin güleçliğine aldanıp aldanıp. Ellerinde hesap makineleri durmadan hesap yapıyorlardı ilişkileri. Herkes birbirinin arkasından konuşuyordu; yüzüne söylenemeyecek sözler sarf ediyorlardı bütün kültür mekânlarında, spor salonlarında, kafelerde, marketlerde, mahalle bakkallarında, kırlaşmış saç sakal diplerinde, eprimiş etek uçlarında, pörsümüş güven kuyusunda, okullarda, nur yüzlü ihtiyarların bastonlarında, bak seni yerim bak tarzındaki bir çocuğun ilk adım atışlarında... Külliyen ve vebâlen ucuz nutuklarında siyasanın, parti bürolarında, afişlerinde caddelerin, insanlık soğuyor durmadan durmadan durmadan. Kim bu klasik, kim bu ilk hali ilkelliğin, kim bu uygar dünyanın ekonomi politiğine uymamış genç insan, kim bu bütün dünyanın aşklarını yaşayıp yaşayıp her gün tekrar ölen, her gün tekrar dirilen... Soran olmamış, olmadı, olmayacak, olmasın... Dursun şöyle. Olmuyor derdimize bir nuh tufanı kederden ziyafet çekmiş kocaman, kocaman bir âmin. Bu ruh, bu beden, bu kalp, bu damar bin yıllık serüvenden berî olmadı; gök ne de güzel duruyor gözlerimizin üstünde. Ne de güzel ta dibe inmek, hayatın sıfırına varmak, çizgiyi zorlamak, yasak da olsa hayat çizgisini zorlamak, 'yasak bölge'ye girmek, denemek tam beş kere beş ayrı yerde. Her gün, her zaman; her an, her salise sıfırı denemek. Bir daha dener miyim acaba deyip koymak bu 'acaba'yı bir kenara. Karanlık sönüyor. Söner. Sönmeli de.
Yağmur hafif mi yağıyor ne; içindeki çölü gezdirenler ha gayret nereye, nereye kuru fidanlar taşıyorsunuz; acemi eğleşmeleri getirip burnumuzun dibine 'bizi de say, bizi de say' mı diyorsunuz; ben saymıyorum, matematiğim zayıf, ben vicdan arıyorum hayatın her milimetresinden her megametresine kadar... Merhameti ve vicdanı tutup paraya ve makama tahvil edenler, sözü karşısındakine silah olarak yöneltmiş, ezme aracı olarak görenler, gelecek sizin elinizde değil; zamana gücünüz yetmez/yetmeyecek, bilesiniz. Bilesiniz ki her koyun kendi bacağından asılmaz; yanındaki yöresindekileri de beraber götürür kirliliğe. Bilesiniz ki canını sıktığınız, daha da ilerisi acıttığınız, her insan sizden bir miktar koparacaktır yeri yurdu geldiğinde. Hiçbirşey karanlığa gömülmez; aydınlığın uygarlığı başladığında. O miktar ki cümle âlemin küçük göremeyeceği, imreneceği, herkesin içinden bizde niye yok diyeceği büyük bir kütledir. Küresel zikzakların yontamayacağı bir hayıf, kimselerin anlamayacağı bir kaburga, zonklayan bir resimdir geçmişten geleceğe doğru. Her şey geçer, merhamet ve vicdan kalır büyük insanlığa büyük miras olarak kenardaki acabanın hemen yanıbaşında.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



