Konuşmatörlerimizden biri basının önünde "Kur'an'da başörtüsü, türban, bone, çarşaf, çember, eşarp diye bir şey yok" diyor.
Onu tanıyan dostları "Yahu bunu sen nasıl söylersin, Kur'anda başörtüsünün olduğunu biliyorsun" derler.
O da "Kur'an'da Cilbab vardır, Humur vardır. Ben bunları inkar etmedim, böylece tesettürü inkar ederek kafir olmadım. "Başörtüsü" Türkçe bir kelimedir ve Kur'an Arapçadır. Ben bu Türkçe kelimenin Kur'an'da olmadığını söyledim" diye cevap verir.
Tabii ki kendinden başka kimseyi kandıramaz.
Hani meşhur örnektir: Şair Nef'iye Tahir efendi kelp/köpek demiş.
Nef'i de:
"Tahir Efendi bana kelp demiş
İltifatı bu sözde zahirdir
Mâlîki mezhebim zira benim
İtikadımca kelp Tahirdir"
Yani Tahir efendi bana köpek demiş ve iltifat etmiş.
Ben Maliki mezhebindenim, Malikilere göre köpek Tahir'dir. Deyivermiş ve asıl köpeğin Tahir olduğunu söylemiş ama Tahir Efendi mahkemeye gitse davayı kaybedecek şekilde söylemiş.
Aynı Nef'i:
"Meclis-i erbâb-ı dil bir lâhza sensiz olmasın.
Hurmetin inkar eden âlemde hurmet bulmasın" demiş.
Yani: "Ey şarap, gönül ehli bir anlığına sensiz kalmasın. Sana saygı göstermeyen alemde saygı bulmasın" anlamına gelen bu şiirin manası kendisine sorulduğunda "Senin haram olduğunu inkâr eden alemde saygı bulmasın" anlamına geldiğini söyler.
Bu şiirdeki "Hurmet" kelimesi saygı manasına geldiği gibi haram manasına da gelir.
Nef'iden örnek vererek lastikli kelime kullananlara, hakaretin dikalasını yaptıktan sonra "Ben öyle bir şey söylemedim. Sen niçin öyle anladın?" diyenlere Nef'i gibi bir dayanak vermiş oluyorum ama keşke Nef'i gibi sanatkarane söyleyebilseler.
Sokaktan geçen saçı dökük birine papağanın "Keltooş" demesi üzerine dava açıp papağanın sahibine para cezası verilince papağanın sahibi papağanı cezalandırmak için tüylerini yolar.
Cezasını çeken papağan aynı adamı yolda görünce "Anlarsın ya" demesi gibi papağanvari hakaret edip sonra dönüş yapanlar kelamı değil, sözü değil, lafı bile kirletiyorlar.
Kendi yoldaşlarına bakarak "Bu milletin yüzde sekseni aptaldır" diyenler, "Türk kadınları çarşıya maymun gibi çıkıyorlar" diyenler Nedim, tanımadığı kadını tarif ederken
Boyu posu nezaket kalıbından çıkmış, huyu gülyağı damlası, kafir ülkelerinin hepsi toplansa kaşının ucundaki siyah bene değmez gibi görüyor ve sonunda:
"Yok bu şehr içinde senin vasfettiğin dilber Nedim
Bir peri suret görünmüş bir hayal olmuş sana" diyor.
Yani, senin tarif ettiğin güzel bu şehirde yok.
Sen ya bir melek gördün veya hayal ettin.
"Üslûb-i beyan aynıyla insandır" demişler.
Yani dil, kişinin kimliğidir.
"Kastı aşan kelime veya cümle" kullanmayınız. Harpte havan topunun ulaşacağı yere tabancayla ateş edilmez.
Tabancanın yapacağı iş için de havan topu kullanılmaz.
Kastınızın boyu ne kadarsa kelimeniz de o sınırı aşmayacak şekilde namluya sürülmeli.
Namluya sürülen o kelimeler yerine göre gül, yerine göre gülle olmalı.
Gül gönderilecek yere gülle gönderilmemeli.
"Siz, niçin böyle anladınız? Bu cümleden bu mana çıkmaz ki" demek yerine ben neden bu manaya gelecek şekilde konuştum? Diye kendimize çeki düzen verilmeli.
Adli tıpta kişinin yazısı ve imzasından sahibini belirlemek mümkün olduğu gibi konuşma üslubundan da kişinin kimliğini belirlemek mümkündir. Rabbimiz Bakara suresinin 104'üncü ayetinde "Ey iman edenler, "Râına" demeyin "Ünzurna" deyin ve dinleyin. Kâfirler için acıklı bir azap vardır." buyurmuş.
Bu, "Raına" ile "Ünzurna" kelimelerinin her ikisi de "Bizi gözet" yani bizim bilgimizi, kültürümüzü, alım gücümüzü gözeterek konuş ya Rasulellah demektir.
Ancak "Raına" kelimesi: Salaklaşma, ahmaklaştın, sen bizim koyun çobanımızsın gibi manalara da gelen bir kelimedir.
Ayrıca Yahudi dilinde kötü bir anlamı da varmış. Onun için Rabbimiz, "Raına" yerine başka manalara çekilemeyecek "Ünzurna" kelimesini kullanmamızı isterken konuşma üslubumuza da yol göstermektedir.
Mevlâna: "Ya olduğun gibi görün veya göründüğün gibi ol" demiş.
Dışımız, içimizi gösterdiği gibi sözümüz de özümüzü göstersin.
Dostumuzu da düşmanımızı da kandırmayalım.
Lastikli kelimelerden uzak duralım.
Billûr gibi parlak, saf ve temiz kelimeler seçelim. Sevgili peygamberimize "Ya rasulellah, kızgın halindeki söylediklerini de yazalım mı?" diye sorduklarında "Evet, kızgın halimde de, sakin halimde de söylediklerimi yazınız" buyurmuş.
Harp halinde de, sulh halinde de bu üslubumuzu koruyalım.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



