8 Mart sabahı Elazığ'ın Kovancılar ve Palu ilçelerinde hayatta kalabilenler toz bulutu içerisinde çığlıklar atarak uyandılar. Kerpiç yığınları üzerinde feryad eden anasız kuzuları, yetim kalmış çocukları izlerken bildik açıklamalar gelmeye başladı. Bilim ve fikir adamları kerpiç kırıkları arasında "telef" olan insan görüntüleri üzerine "biz dememiş miydik" suflesini okuyordu. Bir "deprem gerçeği" ancak bu kadar örtülebilirdi, timsah gözyaşları tiyatrosunda. Suçlu da hazır zaten; kahrolası kerpiçler katletmişti insanları... Bu depreme bir de simge lazımdı. Erzincan'da, Adapazarı'nda, Gölcük'de, İstanbul'da olduğu gibi... Çok geçmeden o da bulundu; kerpiç yığınları arasında...
Ve o çocuğun ekranlarda, depremin yerle bir ettiği evlerinin kerpiç molozları arasında feryat eden görüntüleri takıldı gözlerimize.
Adı Keko, 6 yaşında. Gencecik annesi ve henüz üçüne yeni basmış kardeşi, Keko'yu toz bulutları arasında bırakıp gitmişlerdi saatler 04.32'yi gösterdiğinde.
Keko, "Havar, havar, havar..." diye feryat ediyor, fakat baba çok uzaklarda. Çelimsiz bedeni ezilmiş, "höllük" olan kerpiç duvarların altında. Yaraları kanıyor, kemikleri sızlıyor, Keko ille de "anam" diyor. Hastane odaları dar geliyor Keko'ya, tutuyor Okçular'ın yolunu. Ve kapaklanıyor viran olmuş hanelerinin damına.
Hıçkıra hıçkıra anasına, doya doya oynayamadığı kekosuna ağlıyor. Sonra takatsizliğe mağlup olup, gözyaşlarını yanağından akıtıyor.
"Anam" diyor, başka bir şey diyemiyor. Sağlık görevlilerinin getirdiği "balonlar" enkazın acımasızlığını örtmüyor, Keko'nun yetimliğini hafifletmiyor. Bir anlık sevgiler doyurmuyor, anasının Keko'yu sarmaladığı kadar.
Beli iki büklüm olmuş nene biricik Keko'sunu sırtladığı gibi anacığına yetiştiriyor. "İşte ananın mezarı" diyor. Keko, gözyaşları içerisinde toprağa sarılıyor, kokluyor "anam" diyor. Biricik anacığının mezar taşına bir bûse konduruyor. Çaresizliklerin Çaresi'ne ellerini kaldırıp dualar ediyor.
Ağıtlar yükseliyor, viran olan köylerden; Kekoların acıları gecenin soğuk koynunda kayboluyor. Sadece sabaha kadar...
Keko Çiçek, "Gaggoşlar Diyarı"nda olup biten her şeyi bir kaç dakikalık film karesinde anlatıyordu. Yoksulluğun, çaresizliğin, ilgisizliğin, kimsesizliğin fotoğrafını veriyordu. Gözyaşlarına herkesi ortak ediyordu. Bir çare bulunsun, insanlar ölmesin diye.
Ertesi gün...
Depremin simge ismi Keko'yu duyan seferber oluyordu Okçular köyüne. Televizyonculara malzeme çıkıyor, gazeteciler manşet kotarıyordu. Türk Eğitim Derneği, Keko'nun eğitim masraflarının karşılanacağı müjdesini veriyordu. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Keko'yu alnından öpüyor, vaadlerini sıralıyordu. Vali ve paşa amcaları dondurucu soğuktan burnu akan Keko'ya ellerini öptürüyordu.
Sonra...
Keko, gurbet ve hasret kokan babasının acılı kucağında... Tüyü bitmemiş kekolar ise eskiden olduğu gibi yine zembereği boşalmış acılarıyla başbaşa...
Sonuç; felaketlerden değil de, asıl milleti "dere yatağında kum" görenlerden korkmak lazım.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



