Gemi ve kayık Türklerin en eski zamanlardan beri bilip kullandığı araçlardandır: "Kimi içre oldurup (Gemi içine oturup) / Ila suvın ketçimiz (İla suyunu geçtik) / Uygur tapa başlanıp (Uygurlara doğru yönelip) / Mınglak ilin açtınız (Mınglak ilini fethettik)"
Tarihçiler Uygurlara ait bu savaş şiirinde atların da gemiye alındığını ve suyun öyle geçildiğini söylüyor.
Kayık, Divanü Lügat'itTürk'te şöyle geçer: "Tagıg ukrukın egmes / Tengizni kaygıkın bügmes."
Ne demek? "Dağ kementle eğilmez / Deniz kayıkla kapanmaz." Yenisey kaya resimlerinde kayık resmine de rastlanmıştır. Demek ki Eski Türkler sadece at sırtında yapmamış göçebeliği. E, ne de olsa soyları Hazreti Nuh'un oğlu Sam'a dayanıyor. Oradan gelen bir gemi kültürü olsa gerek. Tarih boyunca denizleri yara yara gelen Türkler, dünyada başka milletlerde görülmeyen bir kavga türünün de mucididir. Kayıkçı kavgası.
Kimsenin burnunun bile kanamayacağı bir kavga türüdür kayıkçı kavgası. Kavgadan bahsedilen yerde yara berenin olmaması tuhaf. Çünkü bu kavga sahici bir kavga değil. Ağız dalaşı bu. Kavgayı hep çenesi en kuvvetli olan kayıkçı kazanır. Genellikle müşteri kapma yüzünden çıkar ama kavgayı kayıkçılar dışında izleyenler bunu bilmez. Bu kavganın mucidi, İstanbul'da Eminönü - Karaköy arasında yolcu taşıyan kayıkçılardır. Osmanlı zamanında geçimini karşıya müşteri taşıyarak karşılayan kayıkçılar yolcu beklerken kendi aralarında kavgaya tutuşurmuş.
Hiç yoktan çıkan kavgada sesler yükselir, kürekler havaya kalkar, sağa sola savrulurmuş. Kavga çıkınca etraflarında toplanan halktan bazılarının kafasına kürekler iner, ama kürekler ne hikmet ise kavga eden kürekçilerin hiçbirinin başına değmezmiş. Yolcu taşıyan kayıkçılar kayıklarını genellikle rıhtımlara yanaştırır ve denizin çok dalgalı olduğu günler bile bağlamadan, kanca ile iskele tutmayı tercih ederler. Kayıklar dalgaların indirip kaldırması ile rıhtımın hizasına kadar yükselir ardından 1-1,5 metre aşağı düşer yine de kancalardan vazgeçilmez.
Çünkü bir yolcu gelirse diğerlerine kaptırmamak için acilen kapıp kaçmak gerekir. Bu olmadığı takdirde bir " Kayıkçı Kavgası " başlar. En gürültülü Kayıkçı Kavgası da rıhtımda birbirinden uzak yere kanca atmış kayıkçılar arasında olur. Mesafenin uzaklığı nedeniyle kavga edenler birbirlerini duysun diye haykırışlar yüksek perdeden yapılır, sahildeki ilgili, ilgisiz insanlar da bu kavgaya tanık olurlar. Kavgaya tutuşan kayıkçılar hiç bir şekilde birbirlerine fiilen zarar veremezler. Çünkü her ikisi de rıhtımda kanca tutmaktadır ve aralarında da deniz vardır. Kayıkçılar, kendilerini denize atarak, kavga ettikleri rakiplerinin kayığına gidip yumruklaşacak değiller ya. Kayıkçı kavgasını çenesi en kuvvetli olan, bıkmak usanmak bilmeden bağırarak laf sıralayan kayıkçı kazanır. Bu da diğerinin pes edip susmasıyla ortaya çıkar.
Günümüzde bazı adamlar görürsünüz, "Tutmayın lan beni" diye bağırır, onun bu celallenmesini görenler söylenir: "Boş verin yahu, ciddiye almayın, yaptıkları sadece kayıkçı kavgası. Son bir uyarı: Bu yalancı kavga daha sonra denizden karaya taşınmıştır. Halkı çarpmayı meslek edinen yankesiciler, "Yeni Cami" önünde kayıkçı kavgası benzeri "yalancı kavgalar" ile halkı çevrelerine toplayıp soymayı adet edinmişlerdir. Şimdi bu tür kavgalar sadece İstanbul'da değil, Anadolu'nun büyük şehirlerinde de görülmektedir. Siz, siz olun böyle kavgalardan uzak durun ve cebinizi kollayın.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



