Farkında mısınız bilmiyorum.
Saygıdeğer Süleymaniye Camii.
Sizinle aramızdaki iletişim gittikçe zayıflamakta.
Geçmişin o sık sık buluşmaları gerçekleşmiyor gayri.
Dizler isyanda.
Hatta o saatlerce yürüyerek sana ulaşma sevinci de, artık güzel hatıralarda kaldı.
Doksan altılık hocayı dinlerken o gün iyice anlıyorum ki.
Aynı şehirde yaşayıp da, Süleymaniye Camii'ne hasret kalma devri de başlamış demektir, belli bir yaştan sonra.
Hoca hayran, talebeleri; onun baktığı yerlere bakar; bu şahika mimarinin ince detaylarını hafızalara nakşetmek için; mesken tuttuğumuz mabet, şimdi çok uzaklarda.
Kentin kimi noktaları da iyice uzaklaşmakta.
Teknoloji gibi bir dev, güzel olan her şeyi silip süpürüp, tüketti.
Artık ne, piknikler kaldı.
Ne, güzel subaşlarında, buluşmalar.
Önceki gün baktım.
Kirli bir gölün başında piknik yapan insanlar.
Adeta bir yüzyıl önce piknik yapmışım gibi şaşarak izledim onları.
Her yan kâğıt ve çöp, pet şişelerden geçilmezken, insanlar kalan son yeşil adanın keyfini çıkarırken küçük çocuklar adına üzüldüm.
Onların kuşağı, belki çöplük de olsa bir yeşil alanın yoksulluğunu yaşayacaklar.
Ancak seksen yaş kuşağı anlatmakta torunlarına.
Baharla birlikte bağlara göçtüklerini.
Küçük bağ evindeki mütevazı eşyaların yaydığı huzuru. Tahta arabaların çektiği yükleri taşırken, çocukların mutluluğunu.
Peşleri sıra gelen iki keçinin sütü ile yapılan peynirin tadını.
Çayın kokusunu. Çorbanın lezzetini.
Bir Ege türküsü gibi dinlemekteler, bağ bozumlarını. Şıraların kaynatılış serüvenini.
Yüreğindeki ince sızı idi; Selçuk dedenin yayla özlemi.
Savatlı bakır teştleri götürmeseler de; yayla evinin o sade ortamında, bir minder yetmektedir, mutlu olmaya.
O yeşil haymelerde bıraktığı çocukluğu.
Güz senfonisini de iyi değerlendirmiştir doğunun seksenlik çocukları.
Kara gözleri özlemle parlayan dünya güzeli yaşlı bir kadın,"ziyaret" gezilerini anlatmakta.
Şimdiki neslin bir türlü anlayamayacağı, yatır başında da mutlu olunabileceğini.
Uzak köylerden yola çıkan at arabalarının yüklendiği kilim ve erzaklarla.
Fecirde yola düşülmüş, iki saat gidilmiş, güneş doğarken varılmıştır ziyaret başına.
Yüzlerce yıllık bu aziz dostun yanı başında ocaklar yakılmış, yemekler pişirilip o son yaz günleri iyi değerlendirilmiştir.
Belki de "ziyaret çarptı bizi" türküsü bu ortamda bestelendi.
Çoluk çocuk, gelin nene, ince doğranmış domates salatası ya da kavurmalı bulgur pilavını yerken, gelecek senede gelmek üzere kavilleşilmiştir.
Geçmişin bu en önemli temaşa merkezlerinde ben de bulundum.
Benim çocukluğumda da; İstanbul'un tarihi suları başında konu komşu toplanırdı.
Karakulak suyu, Yazıcı suyu, Kaymakdonduran suyunda yapılırdı piknikler.
Zeytinyağlı dolmalar, kızartmalar bir gün önce yapılırdı.
Henüz Küçüksu çayırına teknoloji canavarı ayak basmamıştı.
Atlıkarıncalar, mısır kazanları duruyordu. O, yüzyıl önceki simitçi tablasından simit alan küçük kız, kentin hangi kabristanında kalsa da, devrin çocukları satıcıların yüzlerini güldürürdü.
Masmavi bir gökyüzü altında, yemyeşil ağaçlar arkadaşımızdı. Yorgunluk bilmeyen dizler; koşar, oynar, mutlu olurdu.
Şimdi hepsi anılarda gülümsemekteler.
Yeni kuşakların haberi olmadan, temaşa kültürü de kaybolup gitmekte.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



