Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk romanından sonra İskender Pala, Katre-i Matem adında yeni bir romanıyla okuyucularının karşısına çıktı. Birinci romanının Bağdat'ın bombalandığı dönemlere rast gelmesi belki de edebî açıdan tenkit edilmesinin önünde bir engel gibi durdu.
Birinci romana daha çok duygusal açıdan bakıldığı için, iyi bir satış rakamına da ulaştı diye düşünüyorum. Bana göre her kitap gelinlik kız gibidir. On sekizine gelene kadar toz kondurmayabilirsiniz ama görücüye çıktıktan sonra da her türlü tenkidi anlayışla karşılaşmak zorundasınız. Tabii ki eleştiriler de hakkaniyet ölçüleri içinde kaldığı müddetçe...
Kendi medeniyet havzamıza mensup bir yazar olarak, İskender Pala'nın kitaplarının başarılı olması, her şeyden önce bizleri sevindirir ki; bizim duygusal açıdan yaklaşarak yer yer subjektif değerlendirmeler yapabileceğimiz ihtimali de sürekli göz önünde bulundurulmalıdır. Burada, mümkün mertebe tarafsız bir gözle değerlendirmeye çalışan biri olarak söyleyebilirim ki; roman ne öyle göklere çıkartılacak kadar bir şaheser ne de yerin dibine batırılacak kadar değersiz... Romanda çok güzel bulduğum taraflar olduğu kadar son derece vasat bulduğum taraflar da var.
Muhteva açısından ele aldığımızda, belki yazarın divan edebiyatını iyi derecede bilmesinin verdiği avantajla; zengin bir muhtevaya sahip olduğunu söyleyebilirim. Ama üslup açısından değerlendirmeye tabi tuttuğumda ise; son derece vasat olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Bizim ülkemizde maalesef edebî tenkit geleneği yerleşmediği için olsa gerek; ya eserleri büsbütün göklere çıkarıyoruz ya da haksız yere yerin dibine batırıp bırakıyoruz. Oysa iyi bir tenkitte, hem olumlu hem de olumsuz yanlar, yan yana orta yere serilmelidir. Hem iyi hem kötü tarafı aynı metin içinde zikretmek, hiç şüphesiz başarılı bir tenkit için olmazsa olmaz bir kuraldır.
Katre-i Matem'i, roman tekniği açısından çok da başarılı bulduğumu maalesef söyleyemeyeceğim. Başarısız bulduğum noktaları neden başarısız bulduğumla birlikte sırasıyla söyleyecek olursam; ilk önce ifade etmeliyim ki bir kere ciddi bir eksiklik olarak karakter tasvirlerinin zayıf olduğunu ifade edebilirim. Şöyle ki; Kara Şahin ya da Topaç Yeye dediğimde benim aklımda şimdi bile güçlü bir karakter resmi canlanmıyor. Burada karakterler yüzeysel geçilmiş, roman sadece olaylar üzerine inşa edilmiş demeye çalışıyorum. Oysa iyi bir romanda insanın aklında kalacak güçlü karakterler olmalıdır bana göre...
Mesela Çalıkuşu dediğimizde, çoğumuzun aklına hemen Feride gelmektedir. Oysa Katre-i Matem kahramanları olarak sayabileceğimiz öyle birileri aklımızda kalmıyor. Yine bunun gibi ikinci zayıf nokta, mekân tasvirlerinin de yüzeysel yapılmasıdır. Ahmet Hamdi Tanpınar'ı okuyanlar, bu romanı okuduktan sonra Katre-i Matem'deki eksik kalan noktayı daha bariz bir şekilde fark edecektir. Mesela Tanpınar'da bulduğumuz detay tasvirlerini burada bulamıyoruz. Bir başka ifade ile söyleyecek olursak, sanki cümleler tam söylenilmemiş, iddialı orijinal cümleler kurulmadığı için de okurken şöyle ağız tadı ile roman okuduğunuz hissine kapılamıyorsunuz. Bahsettiğim orijinal cümlelere örnek olarak Balzac'ı gösterebilirim. Balzac'ta hemen hemen her cümlede orijinal bir taraf bulduğunuz için romanı keyifle okursunuz. Aynı şekilde Vladimir Bartol'un Alamut Kalesi adlı romanını örnek gösterebilirim ki; Alamut Kalesi'nde insanı kendine çeken bir akıcılık var. "Katre-i Matem"le üç aşağı beş yukarı aynı şeyleri söyler gibi olsa da Alamut Kalesi'nde aşk, ihanet, kavga ve felsefe atbaşı gitmektedir; biri diğerinin önüne geçmemektedir. Oysa "Katre-i Matem"de her şey kendi yaşanıldığı yerde durmakta, bu da romanın cazibesini yitirmektedir.
Romanın içeriğine biraz değinecek olursak diyebiliriz ki roman, altmış altı soruda bir cinayeti çözmeye çalışmaktadır. Dilenci külhanında iki arkadaşın kardeşleşmesi olayıyla başlayan romanda, muhtevanın zenginliği dikkati çekmekte olup, tarih, aşk, şiir, entrika, macera gibi hayatın belki her alanıyla ilgili bir şeyler söylenilmektedir. "Matem damlası'" anlamına gelen "Katre- i Matem", romanda peşine koşulan bir çeşit laledir. Lale bitkisi üzerinden "Lale Devrini" ve o günün şartlarını gözümüzün önüne getiren romanda, hem siyasi hem de edebî tarihimiz açısından bize sağlam ipuçları da verilmektedir. Mekân İstanbul, zaman "Lale Devri"dir. Yani ihtişam ve sefaletin koyun koyuna yattığı bir şehirdir o zamanın İstanbul'u...
Yazar romanda çerçeve öykü tekniğini kullanmış. Bu tekniği kullanırken yer yer başarılı olmuşsa da; yer yer anlamsız tekrarlara başvurmuş. Mesela bazı durumlarda öykü içinde parantez açıp başka bir öykü anlatmış ve parantezi kapatıp ana öyküye kaldığı yerden devam etmiş. Bunu yaparken de bazen ana öyküyle bağlantıyı kuramamış. Romanı derkenar açarak gelenekten ödünç aldığı öykülerle beslemiş olması, romana farklı bir lezzet katmış diyebilirim. Yani bir romanı okurken aynı zamanda Mesnevi'den veya Fuzuli'den alınmış bazı ibretamiz hikâyeleri de okumuş oluyorsunuz ki; bence bu romana ayrı bir renk katmıştır.
Mesela Leyla-Mecnun, Yusuf ile Züleyha hikâyeleri belki tek başına okunmazken, yeniden okuyucuyla buluşmuş oluyor. İhsan Oktay Anar bu tekniği kullanmış olmakla birlikte İskender Pala'da bu gerçek, hikâyelerle beslendiği için daha anlamlı geliyor bana.
Netice-i kelam, İskender Pala divan edebiyatını sevdiren kişi olarak ya da ülkemizde divan edebiyatı alanında çok başarılı işlere imza atmış birisi olarak, herkesin kendine saygı duyduğu bir isimdir. Ama bu durum onun çok büyük bir romancı olarak herkes tarafından onaylanacağı anlamına gelmiyor.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




