Fıkra şöyle: Çiftçi tarlasına karpuz ekmiş. Çekirdekler bir-iki titrek titrek toprağın üstünde, önce kirli beyaz renklerle belirivermişler. Birkaç gün içinde yeşilimtırak renge, sonra yeşil renge bürünmeye durmuş apal apal yapraklarıyla. Çok geçmeden tiyekler uzamaya, arkasından sarı çiçekler sökün etmiş. Sarı çiçekler bir süre sonra cücüğe dönüşmüş, üzerlerinde ince mi ince likenleriyle.
Gün gelmiş su vermiş çiftçi, toprak kaymaklanıp hafiften yüzeyde kurur gibi olunca çapalamış. Sonra tekrar su, arkasından çapa derken, tiyekler uzamış, uzadığı yerlerde sarı çiçeğe, sarı çiçek cücüğe döne döne gitmiş. Sarı sıcağa kendilerini sere serpe bırakan cücükler, gün gün calağa (ham karpuza) doğru evrilmişler. Gün gelmiş, güneş altında parıldayan karpuzların ışıltıları uzaklardan bile görünür hale gelmiş.
Çiftçi, yeni yetmeliğe geçmek için sabırsızlanan oğlunu da yanına alarak, kurduğu çardağa yerleşmişler. Kendisi tarlanın diğer işleriyle boğuşurken, oğluna bekleme ve gözetleme görevini bırakmış ve tembihlemiş:
"Tarlaya yaklaşacak, girecek ve karpuzlara zarar verecek canlıları, kurdu-kuşu gözetle, yaklaştıkları da koşup kovala. Hayvanlardan önce insanlara, insanlar içinde de şu cinste olanlara, ola ki meydan vermeyesin!"
Oğul çardakta vakit geçireceği türlü çeşitli oyundu, eğlenceydi bulup çıkarmaya başlıyor. Güneşin tam tepeye çıktığı, sıcaklığının dört bir tarafı kavurmaya başladığı anda, uzaktan iki karartının tarlaya doğru yaklaşmakta olduğunu görüyor. Biri tarlanın bir ucunda, biri de diğer ucunda giriyorlar tarlaya. Oğul, olanca sesiyle babasına haykırır:
- Tarlanın bir ucundan bir öküz, diğer ucundan bir X adam girdi.
- Öküzü bırak, X adama koş!
Diye feryad-u figan eyler babası.
Fıkrayı biraz uzattım bilerek. Yine bilerek,"X adam" diyerek, simgeleştirdim. Emeği, haramı-horu, hakkı olup olmamayı, ahlakın ve hukukun bilcümle yasakladığı bilinen yollarla servet edineni, servetine servet katanı, bunlara benzeyenleri "X adam" yerine koyabilirsiniz. Diyelim ki, şimdilik "Müsait" olsun adı ve niteliği.
Fıkrayı metafor olarak alıp şöyle geliştirelim:
Oğul, babanın tembihine uyarak soluk soluğa varmış "Müsait"in yanına. Bir de ne görsün, topladığı karpuzların başında atmaca gibi döne dolaşa çökmüş, kaşla göz arasında teker teker indiriyor mideye. Karpuzun bir dilimini ağzının bir ucundan öteki ucuna doğru çekip soğururken;
- Daha tam olgunlaşmışını bulamadım, deyivermiş. Haydi, sen bulabilecek misin, kucakla getir de göreyim. Saf oğul, karpuzun olgunlaşmışını bildiğini göstermek istercesine, kucak dolusu getirdiği karpuzları sıralamış "Müsait"in önüne.
- Bak, demiş "Müsait", sen iyi, yahşi, terbiyeli bir gence benziyorsun. Gece gündüz, sıcağın bağrında, börtü-böcek ve sineğin ortasında debelenip duruyorsun. Akranların, arkadaşların güzel güzel geziyor, tozuyor, gülüp eğleniyorlar, diye devam ederek oğul ile muhabbeti koyultmuşlar. Bu arada, kan-ter içinde seğirtip gelen babayı görünce, ona da:
Gel hele ağa, demiş, ne güzel oğul ve karpuzlar yetiştirmişsin, imrendim ve kıskandım doğrusu. Ama üzüldüm de. Bir defa, kurttan kuştan kurtarıp pazarda satabileceğin bu karpuzlar, senin ve ailenin, çoluk çocuğunun ne kadarcık rızkını karşılar, açığını kapatır ki! Üstelik yılda bir defa ekip biçiyorsun karpuzu. Sana yazık oluyor. Gel seninle bir anlaşma yapalım. Önce, sana yardım olsun diye, tarladaki bütün karpuzları biz toplayıp pazara götürerek satalım. Sonra, asıl olan bu tarlaya yeni ürünler, bunları destekleyici yeni işler kuralım. İlerdeki nehir üzerine köprü, köprüye yol yapalım, yolun üzerine binalar dikelim, müteahhitler, işletmeciler, pazarlamacılar, tüccarlar ve finansmanlar bulalım... diyerek bir güzel ikna etmiş çiftçiyi. Tabii, bu arada karpuzu toplayıp pazarda satma işini, tarlayı işletmek için diğer işleri şıpınişi halledivermiş. Çiftçiyle oğlunu mutlu-mesut bir halde eve yollamayı da ihmal etmemiş.
Çiftçi ve oğlu ve ailesi hâlâ yetiştirdikleri karpuzların toplanıp pazarda satılıp parasının kendilerine getirileceğini heyecanla, bin bir hülyayla, umutla, özlemle, pır pır eden bir yürekle bekleyedursunlar, gidip baksalar tarlalarını bulamayacaklarını bir türlü akıllarına getiremezlermiş.
Gazeteci andıcı, iternet andıcı, şu-bu andıcının fing attığı bir zamanın, fıkra andıcı da herhalde böyle bir şey olurdu.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



