Türkiye'de cereyan eden her hadise nihayetinde "devlet" müessesesine dayanıyor. Bizatihi devlet kurumuna bakışımız ne olursa olsun, bu vatanda ve bu ülkede doğan, yaşayan şahıslar olarak gündelik, sosyal ve siyasal hayatta "devlet"in faaliyetleri ya da gücü ile karşı karşıya geliyoruz.
Devletin varlığını, yapısını, gerekçesini, yönetim biçimini hangi görüş açısına göre değerlendirirseniz değerlendirin, her dönemde ve hatta her günde devletin zirvesinden eteklerine doğru esen rüzgârla hayatımız şekilleniyor.
Ergenekon Terör Örgütü davası da bize açıkça gösterdi ki, devletin içinde bulunan, görev alan bazı kimseler yasal görevlerinin tamamen dışında olarak -yine kendilerince muhtemelen devlet için(!)- birtakım organizasyonlara girişmişlerdir.
Yıllardır "derin devlet" kavramını kıyısından köşesinden dillendirmeye çalışanlar oldu. Hatta kimi başbakanlar, çok çekinik bir tavırla zaman zaman "ben de karşılaştım" tarzı cümleler kurdular.
Devlet, bize varlığını her durumda olanca gücüyle hissettirmek için elinden geleni yapıyor.
Fakat Ergenekon Terör Örgütü davası gösterdi ki, bizim bildiğimizden, gördüğümüzden tamamen farklı bir devlet anlayışı ve işleyişi var bu ülkede. Ya da devletin içine devletmiş gibi sızan, yerleşen bir çürük yapı.
Terör Örgütü davasıyla bağlantılı olarak şimdi iki önemli konu tekrar gündeme geldi. Özdemir Sabancı suikastı dosyası yeniden açıldı; Hayata Dönüş operasyonlarının içyüzü hakkında dönemin savcısı çok farklı açıklamalarda bulundu.
Ülkede yaşanılan bütün hadiseler bize göstermektedir ki, devlet hakikatten, hakikatte de devletten ayrılamaz. Hakikat, şahısların, zümrelerin, örgütlerin, karar mekanizmalarının, güç ve iktidar sahiplerinin istekleri, niyetleri, planları, hesapları değildir ve olamaz. Devlet adına bu zümreler, güçler yönetim geliştirmeye, güç ve iktidar alanı temin etmeye başladığı andan itibaren hem millet hem hakikat hem de devlet zedelenir, yaralanır, güç kaybeder, etkisizleşir.
Devletin ve devlet namına hareket eden her şahsın meydana gelen hadiselerde veya karar verme ve yönetim oluşturma usûllerinde dikkate alacağı yegâne ölçü hakkın ve hakikatin tecelli etmesidir.
Elbette, kirli ve karanlık hesapları, menfaatleri olan kişiler, zümreler ellerine geçen gerek yasal imkânları gerekse de gayrı meşru zeminleri emelleri için daima kullanacaklar, hakkın ve hakikatin aleyhinde olan davalarını yürütmek için her fırsatı değerlendireceklerdir.
Ergenekon Terör Örgütü davası bize göstermiştir ki, devletin ve milletin aleyhine bir niyet kuranların, bir eyleme girişenlerin, bir hesap peşinde olanların tamamı önce kendisine olan saygısını yitirmiş sonra da vatanına, devletine ve milletine karşı vicdansızlaşmıştır.
En korkunç cinayetlerin işlendiği, en azılı terör eylemlerinin ayyuka çıktığı zamanlarda bile haktan ve hakikaten ayrılmayarak devleti ve milleti için hakkın tecellisini murat ederek bu yönde çaba gösterenler milletin hayır dualarını alarak manen büyük bir huzura kavuşmuştur.
"Devlet namına adam öldürenler" "devlet namına karanlık eylemlere ve ilişkilere gömülenler" bugün daha açıkça anlaşılmaktadır ki, vicdansızlıklarının, katillerinin hiçbirisini gerçekte devlet namına gerçekleştirmemiş, birileri devletin adını ve unvanını kullanarak kirli oyunları ve hesapları için adamlar tutarak böyle bir maceraya yönelmiştir.
Devletin çöktüğü veya devlet mekanizmasının böyle hain emellere hizmet eder hale getirildiği bir ülkede "yaşamak" kavramının bir itibarı ve geçerliliği olabilir mi? Devletin vazifesi, gerek şahsî hallerde gerekse de sosyal ve toplumsal hallerde milletin, ülkenin, vatanın can, mal ve var olma güvenliğini ve özgürlüğünü sağlamaktır.
Bu güvenlik ve özgürlük bazen işlenen bir cinayetin katil zanlısını derhal yakalayıp adaletin huzuruna çıkarmakla tecelli edebileceği gibi bazen de bir cinayette yakalanan(yakalattırılan) zanlıların arkasındaki sosyal ve siyasal yapıdan örgüt bağına kadar olan bütün ilişkiler ağını delilleri ve detaylarıyla ortaya koyarak toplumsal alanla olan irtibatı hakikate dayalı biçimde gözler önüne sermekle tecelli eder.
Devlet mekanizmasına her zamankinden çok daha fazla ihtiyaç duyulduğu bir dönemdeyiz. Bu dönem, devletin sıkıyönetim uygulayacağı bir dönem değil, yakın tarihindeki terörle yüzleşen bir ülkenin devletinin sıkı bir çalışma temposu ve disiplin anlayışıyla terörün içyüzünü bütün ayrıntılarıyla çözeceği bir dönemdir.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




