Kara kış diyen haberlere inat, dışarıda yediden yetmişe hangi yaşta olursa olsun, insanlar kartopu oynayarak onlara en güzel cevabı veriyor kuşkusuz. Yazın kimse sokaklara çıkıp oyun oynayamaz. Ama kışın, bütün yetişkinler çocuktur, kartopu oynar zıplar ve gününü yaşar.
Bir de kaçınılmaz olan, karlı havada "tedbir alındığı" laflarıdır ki, bunlar boş laftır. Çünkü tedbir kâr etmez, kar yağdı mı, büyük kentlerde hayat felç olur.
İstanbul başta olmak üzere bütün yurdu etkisi altına alan soğuk havada 870 araç, 2 bin 406 personel İstanbul'un kara teslim olmasını engelleyemedi.
Bir de bu havalarda evsizlerin hayat hikayeleri de vardır ki, bugünlerde gün yüzüne çıkar. Soğukta donmaktan kurtarılıp bazı spor salonlarına misafir edilen 300'ü aşkın insanın hayat hikayeleridir bunlar. Bu insanlar arasında şehit çocukları da var, üniversite mezunları da.
Mesela 18 yaşındaki bir genç, babası Hakkari'de çatışmada şehit düşmüş. Annesi amcasıyla evlendikten sonra genç, istenmeyen çocuk ilan edilmiş. Belli bir zamana kadar yurtlarda kalmış. Dönmüş eve... Annesi eve almayınca sokakların yolunu tutmuş. Bir süre "bali" kullanmış, pişman olmuş. Daha sonra "Şehit düşen babama layık bir evlat olmaya çalışıyorum. En büyük hedefim babam gibi asker olmak" diyerek açık liseye kaydolmuş. Parası olmadığı için devam edememiş. Askerlik zamanını bekliyor.
Ünivesite mezunu olan genç, "11 evim ve deri atölyem vardı. Ailemin durumu çok iyiydi. Üniversite yıllarında kullanmaya başladığım alkol ve uyuşturucu yüzünden elimde ne varsa gitti" diyor. Sadece bu alışkanlığı ile değil, işlediği cinayetten dolayı da ailesini kaybetmiş. Tedavi sonrası içkiyi bırakmış. "Uyuşturucu kullanmayı bırakamadım, bu lanet yüzünden tüm sevdiklerimi ve paramı kaybettim" diyor.
Başka bir hikaye: 30 yıldır Parkinson hastası olan bir kişi... Yıllar önce genç yaşta, baba dayağından kaçmak için sokaklara sığınmış. "Babam benim için akli dengesi yerinde değil, diyerek rapor aldı. Dava açtım, sonra zorla bir kağıda imza atmamı isteyerek evi elimden almak istedi. İmza atmayınca dövdü, ben de ondan kaçtım" diyerek dert yanıyor.
Bunun gibi kar hikayeleri çok... Aşık Veysel'in dediği gibi, "Anlatamam derdimi dertsiz insana/ Dert çekmeyen dert kıymetin bilmez." Yunus dahi, "Dünyada dertsiz baş olmaz/ Derdi olanı ahı dinmez" diyerek insan hikayelerine vurgu yapar.
Hikayeleri sıksan "dert" çıkar. Ama dertler hiçbir zaman insanı bırakmaz. Hayatin cilvesi, yahut bu dünya bir imtihan dünyası olduğundan, herkesin ayrı bir derdi ve hikayesi olacaktır.
Hikaye demişken... Kar yüzünden kaç gündür evdeyim ve kitaplarla haşır neşirim... Size okuduğum kitaptan bir tanesinden bahsetmeden geçemeyeceğim. Benim gibi dört duvar arasında kalanlar için okunası bir kitap.
Selvigül Kandoğmuş Şahin'in "Hızırla Yolculuk" adlı eserinden bahsediyorum.
Kitap bir deneme ile başlıyor. Daha çok gezi yazılarından derlenmiş bir çalışma... Ama farklı konulardaki yazılarla sanki ruhsal yolculuklara çıkartıyor okuyucuyu. Belki bu cepheden bakılmalı. Yazıların ekseni, Hızır imgesinde dolaşıyor. Ayetlerden yola çıkıyor yazar... Hakikati bulma ve yaşama konusunda yılmadan usanmadan yol almak ve yoldaş edinmeli diyor. Ne kadar bilgili de olsan bilge bir kişinin eteklerine tutunarak yürüyor sanki.
Yazar, "Musa'nın elinde asası vardı, par yar yanan eli vardı. Ama bilgelik yolunda Hızır bir muştu gibi geldi sırlı günlerine" diyor. "Bizim de Hızırlarımız vardır. İnandığımız yegane kitap en başta Hızırımızdır. Sonrasında okuduğumuz hakikate yaslı tüm kitaplar. Hızır solukludur. Beraber olduğumuz dostlar, yarenler ve yazı yürüyüşünde önderimiz olan nice yazarların kalemleri Hızır solukludur" diyor.
Hızırla Yolculuk adlı kitapta yer alan, bir bölümü alıntı yapmak istiyorum:
"Bir zamanlar, üniversitenin arka taraflarında, tarihi bir binanın kafeteryaya çevrilmiş loş mekanlarında, buğulanmış camların gerisinden lapa lapa karlar yağardı. Biz bir grup arkadaş, Hitit Kafe'de ara ara Nilüfer'i, Kayahan'ı dinlerdik. Üniversitenin ön bahçesi Beyazıt Camii'ne uzanır, arka bahçesi, Aslı Kafe, Hitit Kafe, Yümni gibi daha isimlerini hatırlamadığım mekanlara... Başımda deli rüzgarlar... Gönlümde sancılar, gece uykularımı bölen sanrılar, sorgulamalar..."
Bir röportajında şöyle devam ediyor Şahin:
"Doksanlı yıllarda üniversite öğrencisiyken, sorgulamalar yaşayarak düşünsel manada belli devrimler oldu yaşantımda. Körfez Savaşı'nın olduğu zamanlar. Bizler de arkadaşlarla Hergele Meydanı'nda, ara ara gittiğimiz kafelerde son olayları konuşuyoruz. Üniversitenin ön tarafı Beyazıt Camii'ne, arka tarafı birçok kafeye ve daha ilerisi, Ensar Vakfı ve Süleymani Camii'ne bakıyor. Dünyanın dengelerinin değiştiği zamanlar. Lapa lapa karlar yağıyor. Ve Irak bombalanıyor. Bir halk inim inim inliyor karlar altında, bombalar yağarken. Taraf olma noktasında sorgulamalar yaşıyorum. Aynı sorgulamaları kendi benliğimde ve kişiliğimde de yaşıyorum.
Bir tarafta Müslüman coğrafyada bombalar altında kalan mazlum bir halk, bir tarafta idol olarak görülen uygar dünya. Bir dünya kayıyor ayaklarımın altından. Yeni bir dünyanın aydınlık günlerine adım atarken, ruhumda devrimler gerçekleşiyor. Okuduğum kitaplarda, ihanete uğrayan bir din anlayışı, aşağılanan manevi değerler var. Bu içten içe zoruma gidiyor. Mektup arkadaşımın gönderdiği Neruda'nın şiirlerini okumak, Nazım'ın şiirlerini terennüm etmek, Kimya Mühendisliği'ndeki arkadaş grubuyla Yılmaz Güney'in filmlerini seyretmek yüreğimdeki sancılara merhem olmuyor. Ne yapsam, nereye gitsem ruhumdaki depreşmeler dinmiyor. Kütüphanede birkaç örtülü kızın yanında buluyorum kendimi farkında olmayarak. Hayran hayran uzaktan izliyorum onları. Ve artık arka taraftaki Aslı Kafe'ye değil de ön bahçedeki, Beyazıt Camii'nin büyülü cumbalarının önünde, serin secdelere vuruyorum kendimi."
İşte Hızırla Yolculuk'ta okuduğumuz da, aslında bir insan hikayesi.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



