Ekonomik gelişmesiyle ABD'ye kafa tutan ve ucuz işgücü sayesinde rekabet avantajına sahip olan Çin, vahşi kapitalizm konusunda ABD'den geri olmadığını dünyaya gösteriyor her fırsatta. Geçen sene gündeme gelen ve dünyanın en önemli şirketlerinden birisi olan Microsoft'un Çin'de yaptırdığı optik mouse'ların hangi koşullarda üretildiğini gösteren bir haber, öteden beri kafalarda yer etmiş olan Çin tipi kapitalizmi yeniden hatırlatmıştı. Microsoft hesabına fason üretim yapılan bir yer basılmış ve işçilerin günde 15 saat çalışmaya zorlandığı ortaya çıkmıştı. Saatlik ücret olarak 52 cent kazanan işçilere günde 2000 adet mouse montajı yapmaları şart koşulmuştu. Haliyle, bu kadar yıpratıcı bir çalışma düzeni, gayrı insani koşullarda yaşama ve bir de günlük kota baskısına dayanamayan işçilerin psikolojilerinin bozulduğu da yapılan baskında ortaya çıkmıştı.
Aslında bu örnek, Çin tipi kapitalist yapının belki en acımasız şekli olabilir. Ancak, üretim faktörleri arasında önemli bir yeri olan insan gücü, maalesef kapitalist yaklaşım çerçevesinde her daim ikinci planda kalmaya mahkum oluyor. Devlet kapitalizmi şeklinde de takdim edilen Çin realitesi, dünyanın her yerine mal satmak ve her alanda rekabet etmek adına en bol olarak sahip olduğu kaynağa, yani insan sayısının fazlalığına güveniyor ve neredeyse yok mertebesinde rakamlara işçiliği mal ediyor. Bugüne kadarki uluslar arası ticaret anlayışında en öne çıkan unsur buydu. Buna bir de vahşi kapitalizmin çalışanı adam yerine koymayan anlayışını da ekleyince, iş giderek çığrından çıkıyor haliyle.
Geçtiğimiz haftalarda, bu sefer de Çin'in bir başka kentinde "köleleştirilmiş" işçiler kurtarıldı yine. "Köleleştirilmiş" ifadesi abartma veya benzetme değil, durumu tam anlamıyla açıklayan bir tanımlama. Tuğla fabrikasında günde 16 saat çalışan işçilere ödenen ücret ise aylık sadece ve sadece 27 cent. Zavallı işçilere, resmen köle muamelesi yapılıyor ve bu rezilliğin ardında yatan da kirli bir örgüt. Görünürde bir iş bulma ajansı gibi gözüken bu şebekeye başvuranlara zorla senetler imzalattırılıp, karşılığında da inanılmaz düşük ücretlere çalıştırılıyorlarmış. Çalışarak senetleri ödüyorlar ve aylık 27 cent ücretle, hayatları başına biçilen 65 doları ne kadar zamanda ödeyecekleri de ayrı bir muamma tabii.
Söz konusu "köleleştirilmiş" işçilerin sıklıkla görüldüğü bir sektör olan yapı sektörü ise Çin ekonomisinin lokomotiflerinden kabul edilmekte. Bir yanda çok hızlı büyüyen, gelişen görkemli bir sektör ve perde gerisinde ise insanların zorla çalıştırılması, hayatlarının gasp edilmesi gibi bir acı gerçek bulunuyor.
Aslında, bu sömürü zihniyeti kapitalist anlayışın olduğu her yerde görülüyor. Belki, Çin'deki örnekler biraz fazla aşırıya kaçmış olabilir. Ancak, sömürü ve çalışanların hakların gaspına dayanan kapitalist kafa için birileri kaybetmeden, diğerlerinin kazanması mümkün değildir zaten. Batı'nın bu konudaki tarih boyunca ortaya konan sicili meydandadır.
Uluslararası işbölümü diyerek belli ülkeleri belli alanlarda çalışmaya zorlayan ve esas kaymağı yine kendilerine ayıran liberal ekonomik anlayış, katma değeri düşük ürünleri daha da ucuza almak için üretici ülkeleri rekabet adı altında birbirine kırdırıyor. Fiyatı düşürüp rekabet etmek isteyen ülkeler de çalışanlarının ücretlerini kırparak (hammaddede kısıntı yapamazlarsa) bunu yapmaya çalışıyorlar. Çalışan kesimin haklarının giderek kesintilere uğraması, özellikle de işsizlik gibi bir belanın gölgesi altında bulunan ülkelerde çalışanların işlerinden olmama kaygısıyla hakları uğruna seslerini de çıkaramaması ve neticesinde zenginin daha da zengin olması sonucunu doğuruyor.
2002'deki işsizlik oranı yüzde 10,6 iken, 2010 senesinde bu oran yüzde 11,6 olarak gerçekleşiyor. 2002'deki Türkiye nüfusuyla 2010'daki arasındaki farkı da işin içine katınca hem oransal, hem de rakamsal olarak artan bir işsizlik söz konusu. Buna rağmen hâlâ Türkiye'nin ekonomik istikrarı türünden finans piyasalarını, borsada oynayanları, karlarına kâr katma hesabındaki şirketler dışıda geniş halk yığınlarını olumlu anlamda etkilemeyen söylemlerde bulunanlar, "konjonktüre uyuyoruz" diyerek küresel kapitalizmin acenteliğini yapmayı başarı sayıyorlar maalesef.
Kapitalizmin doğası gereği haksızlığı, adaletsizliği (bakınız gelir dağılımındaki insafsız bozukluk) ürettiği ve bunlara bağımlı olduğu gerçeğini gözlerden kaçırarak, adeta marifetmiş gibi bu sistemin bir parçası haline geldiğimizi söylemek ne kadar da acı. Belki, Türkiye'de, Çin'deki kadar insafsız koşullar söz konusu değil çalışanlar adına. Ancak, taşeroncu zihniyetin varlığının da aynı kapıya çıktığını hatırlamak gerekiyor.
Sonuç itibariyle, kapitalist demek, bir bardak suya damlatılan mürekkep demek. Bir damlası bile suyu kirletiyor ve içilmez hale getiriyor. Dünyanın neresinde olursa olsun, kapitalsit kafa var oldukça daha çok köle işçilere, daha çok işsizliğe, haksızlığa, gelir dağılımda korkunç uçurumlara, emekleri sömürülen milyonlara, milyarlara rastlanacak. İşin kötüsü, birilerinin marifetmiş gibi buna dört elle sarılmaları.
Not: Bu arada, battı batacak durumdaki Yunanistan, para bulmak adına özelleştirmelere başlayacakmış ve ilk olarak posta idaresi ile limanlar sıradaymış. Birilerinin yere göğe koyamadıkları ve sahip olduğu cari açıkla (bugüne kadar sıcak para, borçlanma ve özelleştirme gelirleriyle finanse edilmişti) duvara toslamaya doğru giden ekonomimiz, bu safhadan sonra açıklarını kapatmak için Yunanistan gibi özelleştirmeye sarılacak, yoksa başka sihirli formüller mi icat edilecek acaba? Tabii, satacak bir şey kaldı mı acaba diye bir soru da akla geliyor haliyle. Pembe tablocular kim bilir neler söyler bu konuda?


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



