Türkiye'deki yerleşik düzen ve alenen yapılamayan işler...
Kapalı kapılar yeniden devrede...
Manidar bir zamanda manidar açıklamalar... Ve yine İsrailli bir konuk... Ama önce şu OECD konusuna değinmemiz şart görünüyor...
Türkiye'de kaos ortamı oluşturan bilinmezliklere her geçen gün bir yenisi daha ekleniyor. Diğer taraftan ise İsrail ile ilişkilerde sessiz sedasız yeni bir döneme giriliyor. Bir yıl önce 'one minute'den sonra Tayyip Bey'i ayakta alkışlayanlar bir yıl sonra yeniden düşünmek zorunda. Zira, İsrail'in OECD üyeliği 'one minute' maskesini düşürmeye yeter cinsten. Türkiye'nin İsrail'in OECD üyeliğini veto etmemesi tarihe Filistin davasına vurulmuş en büyük darbelerden biri olarak geçecek. Abartmıyoruz; bu hadise Türkiye'nin İsrail'i ilk tanıyan ülke olan ABD'den sadece 11 saat sonra tanıyan dünyadaki ikinci ülke olması hadisesiyle aynı derecede vahim bir durumdur.
Neden mi? İsrail bölgede Siyonist sermayenin gücüyle köklü bir ekonomi haline gelmiştir. Ancak Siyonist sermaye İsrail'i beslemekte artık zorlanıyor. Hatta giderek İsrail aşkı azalıyor. İsrail devlet olarak OECD üyeliğini ikinci bir devletleşme ve tanınma süreci olarak görüyordu. O yüzden de '1948'deki kuruluştan sonra vadedilmiş topraklardaki ikinci doğum' olarak anılıyordu. Bu doğum Türkiye'nin de onayıyla gerçekleşmiş oldu. OECD'ye kabul İsrail açısından ekonomik bir sıçrama anlamına geliyor. OECD üyeliği ekonomik ve siyasi anlamda atacakları her adımın 'onay damgası' anlamına gelecek. Kredi derecelendirmeleri artacak, sıcak sermaye değil gerçek dış yatırım İsrail'e akacak. Sadece Siyonist sermayenin akışı olmayacak bu... Aksine devlet garantili, devlet destekli, devlet politikalı yatırımlar gelecek. Anlayacağınız İsrail'e sıcak ya da sıcak bakmak zorunda bırakılan bütün ülkelerin ekonomileri İsrail'in ekonomisi, kalkınması için seferber edilecek...
Anlaşılan o ki, bir yıl önceki 'one minute' bugünkü İsrail açılımının anahtarıymış... Bir yıl önce 'one minute' denmeseydi, bugün iktidar bu kadar rahat OECD kapısını açamazdı. Emin olun bundan sonraki süreç AB'ye giriş sürecidir. Türkiye ve İsrail'in el ele AB'ye girmesi süreci...
Şimdi gelelim şu İstanbul'daki İsrailli konuğa. Morton Abramowitz gibi gizli saklı, kaçak göçek gelmedi. 13. Avrasya Ekonomi Zirvesi'nin konuklarından biriydi. Üstelik zirvede bir de konuşma yaptı kendileri. İsrail ve Avrasya... Ne alaka dediğinizi duyar gibiyiz... Peki kim davet etti? Neden davet edildi? İsrail neden Avrasya'ya ilgi duyuyor? Bunların hepsi cevabını bekleyen kocaman birer soru... Ama bugün bu soruların peşine takılmayacağız...
İsrailli konuğun kim olduğuyla başlayalım... İsmi Robert Titiaev. İsrail'e Kafkasya'dan göç etmiş. En önemlisi de, İsrail Parlamentosu Knesset'te İsrail Türkiye Parlamentolar Arası Dostluk Grubu Başkanı. Bu nedenle Avrasya'yla ilgili soruları bir tarafa bırakıp, Türkiye ile ilgili söylediklerine dikkat çekelim istiyoruz. Musevi Cemaatinin yayın organı olarak görülen Şalom Gazetesi'ne verdiği mülakatta bakın neler diyor İsrailli dost (!):
"Gerek hükümet partisinden, gerekse muhalefet partilerinden yetkililer İsrail ile dostluk ilişkilerini eski düzeyine getirmek gerektiğini düşünüyorlar. Fakat Türkiye'deki yerleşik düzen ilişkileri düzeltecek girişimlerin alenen yapılmasına olanak sağlamıyor. Türkiye Dışişleri Bakanlığı yetkilileri ile yaptığım samimi görüşmeden bu durumun farkında oldukları anlaşılıyor"
Allah Allah! Bakar mısınız olaya... Türkiye'deki yerleşik düzen (yerleşik düzen dediği; millet oluyor, halk oluyor, kamuoyu oluyor... Filistin'in işgalini kabul etmeyen, Gazze'nin açlığa mahkum edilmesine karşı çıkan, Mescid-i Aksa'ya ve Kudüs'e sahip çıkan ne kadar kurum, kuruluş ve kişi varsa 'yerleşik düzen' oluyor...) ilişkileri düzeltecek girişimlerin alenen yapılmasına olanak sağlamıyormuş... Yani neymiş... Yerleşik düzenden kaçak saman altından su yürütülüyormuş. Daha da açalım mı... İsraille ilişkiler milletten ırak, kapalı kapılar ardından yürütülmesi gerekiyormuş ve zaten böyle de yürütülüyormuş. Eee Beyefendinin samimi bir şekilde görüştüğü Türkiye'nin Dışişleri yetkilileri bunun farkında olduğuna göre gerekeni de gerektiği gibi yapıyorlarmış... OECD'de olduğu gibi... Maazallah yaran İran'da olacağı gibi... Sahi geçen yazılarımızda da CFR'deki bir toplantıda aynı konu gündeme gelmişti değil mi!.. Şu Morton Abramowitz'in ziyaretinin yansımaları... Hani ne denmişti:
"Kamuoyuna yapılan açıklamalarda sorunların kaynağında İran'ın değil, İsrail'in bulunduğu vurgulanıyor. Ama sahne arkasından, bizlere, Dışişleri Bakanlığı düzeyinde söylenen başka..."
Birinci kaset savaşları
ANKARA tedirgin. Ankara gergin. Ankara panikte.
Öyle isimler, öyle olaylar, öyle kasetler kulaklara fısıldanıyor ki şaşar kalırsınız.
Nereye gitsek aynı cümleyi duyuyoruz; "Ankara'da kaset savaşları başlıyor."
Bu; yeni kasetlerin, yeni skandalların yakında piyasaya sürüleceği anlamına geliyor.
Umarız yanılırız. Umarız sağduyu galip gelir.
Çünkü kavganın galibi olmaz.
Mavi Bayrak farkı
Geçen gün Elazığ'daydık. Elazığ'da Hazar gölü var. Müthiş. Böyle bir doğal güzellik olamaz. Gölleri ve dağlarıyla ünlü İsviçre Alpleri bile yanında Gobi çölü gibi kalır. Ama Hazar yalnız ve mahzun.
Çünkü tutturmuşuz bir Antalya gidiyor. Oysa yeterli yatırım, tanıtım ve reklam yapılsa, Hazar gölü, bırakın Elazığ'ı Türkiye'nin yarısını kalkındırır.
Elazığ eski belediye başkan yardımcısı Burhan Sadak ağabeyimizle orada tanıştık. Hazar Gölü'nün eşsiz manzarasında sohbet ettik.
O anlattı. Elazığ 1994 yılında Milli Görüş belediyeciliği ile tanışmış. Milli Görüş işbaşına gelir gelmez ilk işi Hazar gölü olmuş. Ve sadece iki yıl sonra, 1996 yılında, Hazar, mavi bayrak ödülü almış. Bu mavi bayrak; gerekli standartları taşıyan temiz ve nitelikli yerlere verilen uluslararası bir çevre ödülü.
Peki sonra ne olmuş?
2000 yılında mavi bayrak geri alınmış! Hazar'da tekrar ortaya çıkan kirlilik ve katı atıklar nedeniyle.
Bilmem "fark"ı anlamak için başka söze gerek var mı!..


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



