Mezun olduğum Kandilli Kız Lisesi'nin pilav gününe katılıyorum.
Tabii yine en arkalarda.
Bir suçlu gibi.
Zira sazı ellerine alanlar, bizlere hayat alanı hiç bırakmıyor.
Kalabalık arasında iki üç tane başı örtülü.
Bu, mezunlar arasında örtülü az anlamına gelmiyor.
Sadece manen bir taciz görmemek için, yaşatılmaya çalışılan ezikliğe tanık olmamak için örtülüler özellikle gelmemekteler.
Zira lise vakfı malum zihniyetin elinde.
Konuşmacılar, Kandilli mezunu Türkan Saylan'ın büyük boy resmi önünde ona saygı duruşu ile başlattılar açılışı.
Her konuşan çağdaşlığa keskin vurgu yaptı.
Benim gibilerin eline mikrofon alıp topluluğa hitap etmeleri için belki de bir yüzyıl gerek, kim bilir.
Katılımcılar pilav yemeye geçerken, oradan ayrıldım.
Hüzünlü bir gündü benim için.
Eski hocalarım ne kadar yaşlanmışlardı.
Bu bizlerin de yaşlandığı anlamına gelmekte idi.
O eski çınarların ellerini öperken, buruk bir mutluluk yaşadık hepimiz.
Bir kaç güzel gün gibi yaşadığımız o uzun yıllar, artık çok gerilerde kalmıştı.
Mazinin sedef kakmalı hatıra çekmecesinde kurutulmuş gül yaprakları gibi saklanmakta idi anılar.
Hayretle gördüm ki, elli yıl önce mezun olanlara verilen plaketleri almaya gelmiş yetmiş yaş kuşağı, hala genç ve zinde idi.
Ama bizleri mezun eden hocalarımız sekseni geçmiş, doksanlı yıllarında, kimi hasta yatağında, gelememişti. Kimi vefat etmişti.
Kimi de belleri bükülmüş halde töreni izlerken, çoğumuza duygusal anlar yaşatıp, gözlerimiz yaşardı.
Dünyalar güzeli cebir hocamız Güher Hanım hala çok güzeldi.
Zarif elleri ile ders anlatan coğrafya hocamız Muazzez Hanım, aradan geçen otuz yıla karşın, hiç yaşlanmamış gibiydi.
Uhrevi bir alanda toplanan mezunlar, arada ortalarda dolaşan gençler arasında maziye dalıp arkadaşlarımızı aradık.
93 yıldır eğitime hizmet veren, ülkede artık kalmayan kız lisesi geleneğini şimdi daha kaliteli eğitimi, özverili öğretmenleri, başarılı müdür ve idarecileri ile sürdüren; boğaza açılan dünyanın en güzel köşesinde bulunan okulda okumak bir ayrıcalık.
Zira tarihi bir koruya başını yaslayıp, gözlerini masmavi boğazın sularına çevirmiş okul, Kaf dağının ardında kalmış masallardaki gibi muhteşem bir manzarayı seyretmekte.
Burada öğrenim görenlerin şair olmamaları, sanatla uğraşmamaları mümkün değil.
Zaten korunun içindeki sarayın sahibi Sultan Abdülmecid'in kız kardeşi Adile Sultan, Osmanlı hanedanı içinde divan sahibi olan tek kadın şair.
Mutlaka bu manzara, Adile Sultanı şair yaptı.
Adile Sultan; aydın, dindar, cömert bir hanım olarak tarihte yerini aldı.
Sarayının kapılarını halk kadınlarına açtı, onların bilgi ve görgülerini artırmalarına, sosyalleşmelerine yardımcı oldu.
Onların dertlerini dinledi, maddi manevi yardım etti.
Sokağa çıktığı zaman fakirlere o kadar çok sadaka verirdi ki, öldüğü zaman cenazesini yeğeni kaldırdı.
Onun sadakaları ile belki de Kandilli, şu anda İstanbul'un en zengin muhitlerinden biridir.
Adile Sultan Sarayı, İstanbul'un entelektüel kesimini de ağırlar; edebi, dini, ilmi ve siyasi sohbetler yapılırdı.
Ne ki, tarihe "Dillere destan düğün" olarak geçen, kutlamaları kırk gün süren masalsı düğünü gibi mutlu geçmedi Adile Sultanın hayatı.
Eşi ve dört kızını genç yaşlarda kaybedince, bu güzel sarayı terk ederek, kız okulu olması için 1899'da Milli Eğitime bağışlar.
O gün gördüm ki kızlar okutulmalı.
Dindar kızlar daha fazla okutulmalı.
Kaliteli nesillerin artması için, anne olacak kızların, erkek çocuklardan daha acil okutulması gerekmekte.
Hem kendi çocuklarını, hem içinde yaşadıkları toplumlarını daha iyi aydınlatabilmeleri için kızların eğitimi çok önemli.
Bu yüzden okul, bir mabed kadar değerli.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



