Her devrim yeni jargon peyda eder. Cemil Meriç yazımızın başlığına ilham veren bu sözü sarf ederken aslında bir medeniyete dil üzerinden gelebilecek tehlikelere dikkat çekmiş ve verdiği eserlerle de dikkat çektiği bu hayati meselelerde kendi duruşunu net çizgilerle ortaya koymuştur. Lenin'in 17 Ekim devrimi sonrası müfredattan "ben" sözcüğünü çıkardığı, yerine komünist ideolojiye daha uygun olan "biz" sözcüğünü koydurduğu söylenir. Dil, sadece en temel anlaşma yolu mudur, seslere biçim verme yetisi midir yoksa bundan daha önemlisi düşünceleri biçimlendiren bir öge midir tartışmaya gerek yok. Kullanılabilen sözcük miktarınca düşünülebildiği, dolayısıyla anlam dünyalarının dar tutulduğu ya da sınırlarını zorlayarak yayılmasının sağlandığı muhakkak.
Peki içinde bulunduğumuz çağda hangi dili, hangi jargonu benimsiyoruz? Bekli daha doğru soru ise şu: Farkındalıkların asgari düzeye indirgendiği bir zaman diliminde edinilen bilgilerin, izlenilen haberlerin, yapılan okumaların arasında tutturduğumuz jargon kime ait? İşte yanıtlanması gerek en mühim soru bu olsa gerek.
Hemen şunu ifade etmek yerinde olacak. Burada sözünü ettiğimiz dil sorunu zihinsel bir argüman. Yani konuşulan dilin arasına öyle ya da böyle sızarak birçok kavrayışı derinden etkileyen, birçok ezberi zihne zerk eden bir sorun.
İnsanlık tarihi iktidar ve özne ilişkileri üzerine okunursa ortaya çıkacak büyük fotoğrafta iktidarların temel propaganda malzemelerinden birinin dil, daha doğru bir ifadeyle oluşturulan jargon olduğu görülecektir.
Her iktidarın içinde bulunduğu kültüre, dolayısıyla daha genel anlamıyla medeniyetine uzunca zamanlar alan lisani katkıları olmuştur. Fakat iktidarların aidiyet kuramadıkları ve "zaruri" olarak ilişkilendiği, yani egemenlik alanına eklemlendiği iktidar mekanizmaları sözü geçen dilin gelişimine ya yol açmış yahut onu kendine benzetmiştir.
Meseleyi bir sorun olarak telakki etmemizin nedeni ise bugün ulaştığımız mecradaki açmazlarımız. Egemenlik alanıyla doğrudan ilişkiler kurabildiğimiz dil konusu bugünün egemenlerinden de bağımsız olamayacağı için meseleyi temelde bir problem olarak görmemizin maksadı daha net anlaşılacaktır.
Ulaştığımız mecra ise Avrupa merkezli, asgari ifadeyle bize ait olmayan bir sürü nosyon ele alan, Atasoy Müftüoğlu'nun da ifadesiyle tahakkümü üreten dil. Güçlü bir malzeme olarak dili kullanarak zihinsel bir egemenlik alanı kurmaya çalışan determinist aklın kendi dışındaki tüm unsurlara ad koyması bugünün işi değil. Eski metinlerde frenklerin kendi havzası dışında kalan tüm toplumları barbar olarak niteledikleri zaten biliniyor. İçinde bulunduğumuz çağda da biraz daha ustaca yürütülen deformeasyon süreci esasen bir ehlileştirme çabası. Uyuyan bir dev olarak yorumladığımız doğu toplumlarını yapısal bir evrimle karşı karşıya bırakmak hiç de acemice sayılmaz.
Gelinen noktada amaçlanan şey ise sözü geçen toplumların mukavemet ruhunu sekteye uğratarak teorik ve pratik anlamda yeni alternatifler üretmelerine engel olmak ya da onları harekete geçirecek ve yüzyıllardır var olan dinamikleri kendi mecralarına kanalize etmek. Böylelikle sadece bir karşı cephe oluşturma düşüncesi yok edilmekle kalmayacak, aynı zamanda kendilerine yeni hizmetçiler de edinebilecekler. Hesap bu. maalesef olan da bu.
Amaçlanan sosyo-kültürel dönüşümler doğu toplumlarının entelektüeli eliyle ihdas ediliyor. Bu seçkinler son iki asırdır tek merkezli dil, jargon, söylem geliştirerek ya da üretilenleri kendi toplumlarında yayarak entelektüel dedikodular yapıyor, üstünlüğünden şüphe etmedikleri merkezler için kamuoyu oluşturuyor ve ağız kalabalığı yaparak ideolojik ve sosyo-ekonomik bir işgale zemin hazırlıyor. Makro ölçekte de durum faklı değil.
Ayrıca dil bir medeniyetin zihniyetini, bilnçaltını, tarihsel yolculuğunda ona ilham veren meseleleri tahlil ederken ipuçları verir. Amerikalı ünlü dil bilimci Naom Chomsky yukarıda zikrettiğimiz önermeyi destekler nitelikte, kendi medeniyetine ilişkin şu çarpıcı tespiti dile getiriyor;
"...Geronimo Operasyonu. Batı toplumundaki emperyal zihniyet o kadar derin ki, Bin Ladin'i soykırım yapan istilacılara karşı cesur bir direnişle özdeşleştirerek yücelttiklerinin farkında değiller. Bu cinayet silahlarımıza kurbanlarımızın ismini vermek gibi bir şey: Apaçi, Tomahawk... Luftwaffe'nin (Alman hava kuvvetleri için kullanılan genel bir isim)savaş uçaklarına "Yahudi" ve "Çingene" demesi gibi..."
Prof.Dr. Teoman Duralı'nın eserlerine taşıdığı batının odağa alınarak tanımlama yapılan coğrafi tasnifler belki de en çarpıcı örnekler. Kendisine göre uzak olanı Uzakdoğu, doğunun iç bölümlerine Ortadoğu diye oluşturulan kategorizasyon sözü geçen bölgelere kadar sirayet etmiş vaziyette. Bu olağan mı? Sanmıyorum. Zira yüzlerce yıldır zaten kendine has, kanıksanmış isimleri olan sözü geçen coğrafyaların orada yaşayaların adlandırmalarıyla değil de, mevcut kültürel hegemonun diliyle anılması ise ironik bir görüntü arz ediyor.
Sözü geçen ironi zihinlere öyle sirayet etmiştir ki okuduğunuz yazıda dahi meseleleri eleştirirken kullanılan dilde de zaman zaman bu jargonu görmek mümkün vesselam...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



