Söz ne zaman devlet dairelerinden açılsa bürokrasiden yakınırız hep. “Bugün git, yarın gel” cümlesi ve bir türlü ardı arkası gelmeyen sıralar ilk aklımıza gelenlerdir. Peki bu kuyruklar ve “bugün git yarın gel” cümlesi ne zamandan beri hayatımızda yer işgal eder oldu? Osmanlı’da bürokrasinin işleyişi nasıldı? İsterseniz bu soruların eşliğinde yola çıkalım ve bakalım dün ile bugün arasındaki fark nedir.
Osmanlıların, 16. yüzyıldan 19. yüzyılın sonuna kadar olan, üç yüzyıllık dönemini incelendiğinde, zannedilenin aksine, bugün devlet daireleri ve bürokratlarda yaşanan atıllığın eski bir mesele olmadığı çok net olarak görülmektedir. Osmanlılarda padişahın yetkilerini kullanmak yada emirlerini uygulamak için görevlendirilmiş üç temel sınıf bulunuyordu. Seyfiye sınıfı yönetim ve askerlik görevlerini üstlenen grubu temsil ederken, ilmiye sınıfı medreselerde iyi eğitim görmüş, devletin adalet, eğitim ve yargı görevlerini üstlenen grubu temsil ediyordu. Bugün bürokrasi diye adlandırılan grup ise, kalemiye sınıfı ile temsil ediliyordu.
Osmanlılar, belgelere ve yazışmalara büyük önem veriyorlardı. Bu sebeple, Kalemiye sınıfının mensupları, orduyla birlikte savaşlara bile katılıyordu. 16 ve 19. yüzyıl arasında yaklaşık yüz milyon belge tutulduğu göz önüne alınırsa, bu önem, daha iyi anlaşılacaktır. Gerekli durumlarda defterlerin sağ salim İstanbul’a ulaştırılması için çaba sarf ediyorlardı. Aynı çaba çoğu zaman sadrazamdan, hatta padişah için bile harcanmıyordu. Çünkü defterler devletin; milletin hafızası demekti. Padişaha bir şey olması durumunda, yerine yenisi gelebilirdi. Ancak defterlerin kaybı milletin hafızasının kaybı demekti. Hafızanın [geçmişin] yitirilmesi, geleceğin yitirilmesi demekti.
Osmanlıda bürokrasinin ne kadar hızlı ve sağlıklı işlediğini daha iyi anlamak adına iki örnek vererek konuyu biraz daha açalım.
Şam’dan veya Basra’dan herhangi bir arzuhal dilekçesi İstanbul’a üç ayda gelirdi. Gelen evrak gitmesi gereken dairede en fazla iki gün içerisinde işleme alınırdı. Evrakın durumuna göre, görevli memur, en fazla üç veya dört dairede incelme yapar ve evrakın kenarına derkenarlarını not alırdı. Derkenarları düşülen evrak en fazla gün içerisinde işlemi tamamlanarak tekrar, geldiği yere, geri gönderilirdi.. Üç ayda geri dönüşünün sürdüğü düşünülürse, o günün şartlarında; bir evrakın Şam’dan İstanbul’a gelmesi, kenarına düşülen derkenarlar ile geri gönderilmesi ve ardından dilekçenin cevabının iletilmesi 6-6,5 ayı geçmiyordu. Bugün ise, bırakın aynı şehri yada semti, aynı binadaki içerisindeki birimler arasında yazışmaların tamamlanması haftalar, hatta aylar alabiliyor. Mahkemeler cevabı gelmeyen yazışma evraklarıyla dolu. Cevabı gelen evrakların ise çoğu zaman, muhatabı kalmadığından, kıymeti de kalmıyor.
Osmanlı bürokrasisi hakkında bir başka, ilginç ve bir o kadar ibret verici, olay ise Belgrat seferi esnasında meydana gelmiştir. Osmanlı ordusu Belgrad kapılarına dayanmış şehrin fethedilmesi için mücadele vermektedir. Bu sırada dul bir kadının arazisi, bedeli fetih sonrasında elde edilecek ganimetlerden ödenmek üzere, istimlak edilmiştir. Ancak dul kadın buna razı gelmemekte ve parasının hemen ödenmesini istemektedir. Kadın, hakkını almak için kadıya başvurur. Kadı, dul kadının haklı olduğuna ve istimlak bedelinin hemen ödenmesine hükmeder. Ancak kadının biçtiği istimlak bedeli değerinin çok üzerindedir ve savaş durumu söz konusu olduğundan hazine bu istimlak bedelini ödemekte güçlük yaşar. Bunun üzerine dul kadın o sırada Edirne’de bulunan padişahın huzuruna çıkar ve parsını ister. “Parmak şıklatmasıyla hayat değiştiren”, “astığı astık, kestiği kestik” olan “barbar” padişah, bin bir türlü dil dökerek, kadını ikna etmeye çalışmaktadır. Ancak dul kadın parasını almakta kesin kararlıdır. İki ay kadar Edirne’de kalır ve parasını alarak gider. Bu iki ay zarfında yapılan tüm görüşmeler bile kalemiye mensuplarınca kayıt altına alınmıştır. Dul bir kadın savaş esnasında padişahın huzuruna çıkıp arazisinin bedelini isteyebilmekte ve padişah “Bu savaş ortamında ne parası sen be kadın?” demeden, başından atmadan kadını ikna etmek için uğraşıyor. Sırf bu örnek bile bugün nasıl bir yanlışın üzerinde oturduğumuzun açık göstergesidir.
Peki sizce nerede başladı bu yalanın [yanlışın] imarı? Hemen cevaplayalım bu yalan Tanzimatla birlikte imar edilmeye başlandı. Tanzimat ile birlikte (1839), her şey gibi, devlet dairelerinin işleyişi de kökten değişmeye başladı. Mesela, bu döneme kadar yaklaşık 8-10 saat olan günlük çalışma süresi Tanzimat’tan sonra ‘formen’ sınıfın oluşmasıyla, büyük bir düşüşle, altı saate kadar inmiştir. İşte o gün bugündür bir türlü belimizi doğrultamıyor; bürokrasiden, bürokratlardan ve devlet dairesine yolumuzun düşmesinde nefret ediyoruz. Ancak elbette bu bundan sonrada belimizi doğrultamayacağımız veya bu nefretin devam etmesi manasına gelmiyor. Belimizi doğrultmak adına yapılması gereken tek şey; yalanın, yanlışın farkına varmak ve hakikati gün ışığına çıkarıp, hakikati seslendiren cümleler.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



