Problemi tartışmak için uygun bir zemin bulmak gerektiğini biliyoruz yoksa durup dururken problemi ortaya koymanın ne manası kalır ne de bir çözüm elde edilebilir. Haddizatında işin başında problemin ortaya çıkışı başlı başına bir problem teşkil ediyor. Bu hal neden çıkmıştır ortaya ve niçin şimdiki halde hala varlığını sürdürmektedir. Aslında bunlar teçhizatlarını kuşanmış birer kafa karıştırıcı olarak kendilerini adeta dayatırlar bize. Peki, bize; yani, bana ve sana düşen nedir bu durum karşısında? O uygun zeminde oturup vakıayı bir iyicene irdelemeye tabi tutmak mıdır, yoksa şöyle usturuplu tarafından bir pas geçip huzuru halimizden feragat etmemek midir bize düşen? Bunun akla yatkın olanıyla akla yatkın olmayanını nasıl ortaya koymamız icap edecek acaba? Akla yatkın olup da hal ve gidişatımıza uygun olmayabilir şeylerin varlığı da bir hakikat olarak çıkabilir karşımıza. Peki, bu durum karşısında ne yapmak lazım gelir, ne vaziyet tutmak icap eder onu da artık o uygun zemin içersinde beynimizi bir parça zahmetlere sokup bir hale yola koymak cehdinde bir yol kat etmekte fayda umulabilir pekâlâ…
Bir çıkmaza mı giriyoruz yoksa?
Uzaktan bakıyormuş gibi, işin farkına uzaktan bakamıyormuş gibi bir durumla mı karşı karşıyayız yoksa? Acaba kafamıza tüneyen bir ağırlıkla mı malûl olmuşuz da rüzgârın ne taraftan estiğini hissedemez olmuşuz? İlginç doğrusu! Çok ilginç algı sistemleri ile donatılmış olmamız dahi bir anlık yanılgı halini yaşatabilir. Burada önemli olan nedir peki? Bir başınalığımız bizi sistematik düşünce anaforundan çekip çıkaracak kadar etkilidir diyebilir miyiz? Birbirimize katkı sağlayacak düşünsel edimlerimiz de çıkabilir mi ortaya acaba? Elbette tek anlayış zemininde olamayız, elbet hep aynı yolun yolcuları değiliz. Neticede her birimiz birer keyfiyet olarak varız, kendimiz olarak hayatın içinden kendimizi çekip çeviririz, kendimizi açığa vururuz, ya da kendimizi iyice kapatırız kendimizle. Ve yaşadığımızı bize özgü bir yaşayış olarak alır o şekliyle basarız sinemize. Yanımıza yöremize de öylece bakarız.
Peki, sürekli bir kaçışı mı alacağız yanımıza hayatımızı yaşarken? Nasıl çıkacağız işin içinden? Daha doğrusu olup bitenler karşısında nasıl bir duruşa talip olacağız? Zamanın telaşesi içersinde bocalarken mi bulacağız kendimizi? Çünkü öylesine telaş eden bir dünyanın korku salan taraflarında dolaşıp durmaktayız. Halimiz nicedir? Derdimiz nedir? Felaketlerin sorumluları arasında adımız geçer mi? Dönüp etrafımıza bakacak gücümüz var mı? Boyna korkular salınan dünyamızda korkuya karşı korkusuzluğu yanımıza alabilir miyiz acaba?
Burada kalkış noktası olarak bila istisna her tarafı etki alanı içine almayı planlamış olan gayri insani teamüller peşinde varını yoğunu sarf etmeye çaba gösteren bir istilacının var olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Bu korkuyu da beraberinde taşıyan güç nereye giderse orada bir çürüme baş gösteriyor, bir başıbozukluk ortaya çıkıyor ve böylece korkunun da hesabı tutmuş oluyor. Korkunun hesabını bozacak olan karşı tezin ise mutlaka korkusuzluk olduğunu fark etmek ise herhalde öyle kolay olmuyor ki bunca eziyetlerin yaşanıyor olduğu bir çağ çıkıyor ortaya. Bu çağı perçeminden tutup silkeleyecek çarelerin olması gerekiyor. Vardır bunlar. Mutlaka vardırlar bir yerlerde. Çünkü bunun sürmesi halinde aynılaşan bireylerin azimetten yoksunluğu ile korkulu bir hayatın boyun eğen sünepe ve kişiliksiz bir yaşayıştan başka bir şey çıkmaz ortaya. Öyleyse bunun çaresini bulmak gerekiyor. Bunun ilacını aramak gerekiyor. Bunun ilacının ise olsa olsa korkuyu korkutarak elde etmekle mümkün olur ancak… Unutmamak lazım gelir ki, kalbimizden kalbinize bir yol vardır mutlaka…


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



