Mutlaka bir yerlerde kulağınıza çalınmıştır "Kahve Yemen'den gelir türküsü".
Ya da çocukluğunuzda, bir misafirlik esnasında evin camlı dolabındaki kahve fincanlarına dalıp gitmişsinizdir.
Ne efsunlu, ne zarif fincanlardı onlar.
Şimdiki ruhsuz vitrinlere belki kafamızı bile çevirip bakmıyoruz.
Ama yaşlı sahibeleri gibi kırık camlı büfelerde yetmiş seksen sene önceki hatıraları da saklardı bu eski fincanlar.
Dedem hiç porselen fincandan kahve içmezdi.
Porselenle misafire kahve ikram edilir, kendisi özel taştan yapılmış tek fincanı ile içerken ne kadar mutlu olurdu.
Hatta kimi zevk erbabı, kahvenin tadını bozmasın diye gittikleri yere fincanlarını da götürürlerdi.
Annemde hazır kahve içmezdi.
Tanelerini alır özenle kısık ateşte kavurur, sonra minik kahve değirmeninde sabırla öğütürdü.
Tüm bu hatıralara önceki gün Dolmabahçe Sarayı'nda; "tüm zamanların hatırına, sarayda bir fincan kahve" sergisini gezerken daldım.
Kahvenin nasıl zenginliğin, görgünün, terbiyenin sembolü olduğunu da anlatmakta idi sergi.
Halk kahveyi benimsemiş, kahvehaneler olarak bünyesinde yer açmış, sarayda da bir kahve kültürü oluşturulmuştu.
Bu kahve kültürüne ait ikram merasimi, adeta yerleşik bir geleneğe dönüştürülmüştü.
Kahve ikram merasimi sırasında kullanılan sitil, fincan, cezve, zarf ve puşidelerinin yanı sıra şerbet kupaları, şerbet mahramaları, buhurdanlar, nargileler ile her şey bir masal dekoru gibi dizayn edilmişti.
Düşündüm de şu modern çağda da vazgeçemedik kahveden.
Hayatımıza iyice sirayet etmiş.
Geleneklerimizin zarif rengi olmuş çıkmış.
En modern gençler bile evlilik başlangıcında, kız isteme törenlerinde sözden önce kahve almakta sazı eline.
Zarif bir sunumla verilen kahve, en olumsuz kişilere bile iyi bir referans olabilmekte.
Türkü de aslında doğru söylemekte.
Kahve çekirdeği, 14. asırda Habeşistan'daki macerasını Yemen'e geçerek sürdürmüş, sonra Osmanlı kıtasına, en sonra Avrupa'ya düşmüştür yolu.
Fakat ne çıktığı yerden ne de onsuz yapamayan Avrupa'dan değil, asıl yüksek mertebeyi daima Osmanlı'dan görmüştür.
Dost sohbetler için bahane tutulan kahveye en zarif sunum, Osmanlı nezaketinde zirve yapmış.
O gün baktım da, minik kahve mangallarında bakır cezvelerde pişen kahvelerini, zarflı fincanlarda yudumlayanların mutlulukları, sanki kullandıkları eşyalara da geçmişti.
Özellikle genç kuşakların bu devasa kültürle tanışmaları çok anlamlı.
Yine eski bir dost, kurukahveci Mehmed efendinin torunlarının kahve ikramı yapması; sergiyi gezenlere güzel bir yorgunluk terapisi idi.
Yaşlılar içi gümüş nakışlı amberli fincanlara dalıp gittiler.
Herkes hatırlamıştı annelerinin camlı dolaplarında saklananları.
Sadece bir keyif öyküsü değildi bu.
İçinde hatıralarımız, geçmişimiz, zengin kültürümüz saklı idi.
Tıpkı Vehbi'nin şu beytinde olduğu gibi:
"Bir Yemen dilberi mahbub-ı cihandır kahve
Bir siyah cemalli esmerce civandır kahve"
Artık günümüzde kızların çeyizlerine ipek ya da atlas sitil puşideleri, şerbet mahramaları konmasa da, bağa zarflı fincanlarda içmesek de kahveyi, hele şerbet kupalarını iyice unutsak da.
Sanki asırlarca kullanmış gibi hissetmekteyiz bu zarif eşyaları.
Abdülmecid'in kızı Refia Sultanın isminin yazıldığı turkuaz takım, bir düş kadar güzeldi.
Kahvehane kültürü de bizden, Avrupa'ya yayılmış.
Melling gravüründeki, "yaşmaklı kahve ocağı" ya da "Yaran sohbet odası", şimdiki kahvehanelerin bu hayal ülkeden nasıl uzağa düştüğünün de kanıtı.
Hatta M. Fouad'ın "kabristan'da bir kahve" tablosu, zarif mezar taşlarını kanka bilen kahve severleri de göstermekte.
Fakat ille de sultanların tepsisinden şekerliğine kahve takımları.
Kristal, porselen, Opalin, lüleci çamurundan fincanlar.
Mineli, elmaslı, altın, gümüş, sedef zarflar.
Eşlerin aşkını simgeleştiren karı-koca fincanı.
Palmet ve yaprak, kuş motifler, çiçek bezekleri.
Artık evlerimizde ne bakırdan kahve saklama kabı, ne kahve kavurma aleti, ne kahve soğutucusu, ne kahve değirmeni, ne kahve ocağı, ne közlü kahve mangalı, ne de ahşap kahve kutuları kaldı.
Sunum için sitil takımları, askıları, kahve ibriği, altın tel üzerine inci işlemeli sitil puşidesi, şerbet mahramaları, şerbet peçeteleri, gümüş telkari tepsiler de kullanılmıyor artık.
Ama geçmişin zarif estetiği, işte o asla silinemezdi; çok güçlü karşımızda durmakta ve mazinin şavkını anlatmakta idi.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



