Aslında bu bir iş ilanı. Birazdan sayacağım özellikleri haizseniz veya bir tanıdığınız varsa, hemen harekete geçin. Türk insanının gerçek kahramanlara ihtiyacı var. Ona güven ve gurur kaynağı olacak; destanlarla dolu tarihini yeniden canlandırıp aslının ne olduğunu ona hatırlatacak kahramanlar. Amerika ve Avrupa Sinema Sanayi uzun yıllar bu tarihi kahramanları çok etkili kullandı. Batı insanına taze bir tarih şuur vererek kendine güven kazanmasını sağladılar. Bu kahramanlar eli kılıçlı, göğsü zırhlı şövalyelerdi. Asaletin, adaletin, cesaretin, duygusallığın sembolü şövalyeler. 21. yüzyılın karmaşık sorunlarını barındıran, ikiyüzlülüğün, sadakatsizliğin, kalleşliğin kol gezdiği batı dünyasında hep "eski güzel günleri" anımsatan, unutulan faziletleri üzerinde barındıran birer semboldüler. Amerika ve Avrupa Sinema Sanayi, hâlâ bu simgeleri farklı versiyonlarıyla gündeme getirmekte.
Roma İmparatorluğu'nun yıkılmasıyla sahipsiz kalan milletler, savaşçı kavimlerin ataklarından korunma amacıyla toprak sahibi profesyonel savaşçılar yetiştirmeye başlarlar. Halk bu şövalyeler için çalışmakta, şövalyeler de asıl sahipleri olan derebeylerine hizmet etmekteydiler. Şövalye (Knight) kelimesi eski İngilizcede hizmetçi anlamına gelen "cnith"ten gelmektedir. Derebeyleri kendilerine ait olan şövalyelerin sayısına, kahramanlığına, hizmetine göre övünürlerdi. Örneğin, mahsul bereketli olmadığı için vergisini tam veremeyen köyleri basıp, yakıp yıkarak, mazlum köylülerle kahramanca savaşıp vergiyi zorla alan şövalyeye her derebeyi sahip olmak isterdi. Bu suretle, daha fazla parayı kim bastırırsa şövalyeyi hizmetine o alıyordu. Ülke topyekûn bir savaşa çıkacağı zaman da bu derebeyinin paralı kahramanları "astronomik kira ücretleriyle" kiraya veriliyordu. Muazzam savaş masraflarını yüklenen devlet, tahsilatını fakir halkın üzerine yüklediği vergilerden yapmaktaydı.
Bu 'kahraman şövalyeler', filmlerde anlatıldığı gibi asla adalet, doğruluk, centilmenlik için savaşan insanlar değil; aksine şan, şöhret, servet ve kadın için mücadele veren savaşçılardı. Dindarlıkları ve Hıristiyan olmayanlara hoşgörüsüzlükleriyle ünlüydüler. Şövalyelikte her zaman iyi dövüşen, güçlü olan haklıydı. Haçlı Seferleri için birçok ordu hazırlayan Kilise dahi şövalyeleri kutsal sefere ikna edebilmek için "Doğunun bakir topraklarını, bolluğunu, bereketini, zenginliklerini, güzel kadınlarını" anlatarak gaza getirmişti. Bu güdüyle yola çıkan şövalyeler ve diğer çapulcular Doğu'nun kapısı İstanbul'a girer girmez tüm şehri yağmalamış, rahibelere kiliselerde günlerce tecavüz etmişlerdi!
Yalan ve propaganda temelleri üzerinde işleyen bir sektör olan Hollywood, şövalyelerde hiçbir zaman bulunmayan yüce gönüllülük, doğruluk, sadakat, kahramanlık, şefkat ve merhamet gibi erdemleri sanki onların vazgeçilmez özellikleriymiş gibi pazarlayıp durdu. Kan ve zulüm dolu tarihlerinden genç nesillere aktaracak parlak bir şeyi olmayan batı dünyası, allayıp pullayıp kahraman şövalyeleri çıkardı. Sadece tarihi bir şahsiyet olan Kral Artur hakkında onlarca farklı kitap yazıldı, film ve tiyatro sahnelendi. Kutsal Kâse'yi arayan, kendilerini tanrıya ve onun hizmetine adamış dindar şövalyeler onlarca filme konu edildi. İdeal ve üstün insan imajı verilmeye çalışıldı. Yeni nesillere model olması açısından aktarabilecekleri bir Allah dostu, bir şeyh efendi, gönül insanı, hayır sahibi insana hiç bir zaman sahip olamamış batı dünyası, bu açığı kapatabilmek için sinema sektöründe "Cilalı Şövalye Devri" başlatmış oldu.
Peki ya, kendi geçmişimiz böylesine karanlık mı? Tarihimiz kan ve zulümle mi kurulmuş? Yeni nesillere (aslında daha fazla eski nesillere) şuur ve bilinç kazandıracak kahramanlarımız yok mu? Niye bu konularla ilgili kitaplar yazılmıyor? Neden filmler çevrilmiyor? Hangi zaman dilimine elinizi atsanız bir avuç dolusu, destanı yazılacak karakter bulunur.
Hollywood'un cilalayarak ve olmayan özellikleri varmış gibi göstererek piyasaya sunmaya çalıştığı kahramanların gerçeklerinden bizde yüzlercesi var. Zaten her türlü faziletin kaynağı bir dinin mensuplarıyız. Temizliği, saygıyı, edebi, insan ve hayvan haklarını biz öğretmişiz onlara. Ama nedense bu tertemiz ve şanlı tarihimizden bizler utanır olmuşuz. Bir daha bakmamak üzere kapatmışız tarih kitabını. Türklerin İslam'la ortaklaşa meydana getirdikleri tarihe ve onun izlerine "talihsiz bir rastlantı" olarak yaklaşmışız yıllardır. Keşke İslam diye bir davamız, Hilafet diye bir prangamız olmasaymış diye hayıflandık. Keşke Müslümanlardan önce Avrupalılarla karşılaşsaymış Türkler diye ah çektik. Neyimiz varsa inkâr ettik. Şimdi ise hiçbir şeyiz. Ne batılıyız, ne doğulu. Tarihle yüzleşmeye yanaşamıyoruz. Tükürdüğünü yalamak olarak görüyor bunu, bizim için düşünen Jakoben aydınlarımız. Ah bir de, zararın neresinden dönülse kardır gözüyle değerlendirebilsek. Pişman olan bir evladın babasının huzurunda saygıyla af beklemesi gibi... Biz olabilsek. Beraber olabilsek. Ülkedeki bütün kardeşler hep birlikte af dilesek. İşte o zaman ne güzel severiz biz. Ne güzel kardeş oluruz. Kendimizin değerini biz biliriz. Derdimizi biz çekeriz. Kaderimizi paylaşırız, ekmeğimizi, kuruşumuzu. Sevdiklerimiz, kardeşlerimiz uğruna her şeyimizi feda etmeyi biz biliriz. Doğruluk uğruna biz ölürüz. Bizim can vermemiz ölümü bile taçlandırır. Korkulacak bir şey değil, arzu edilen olur artık. Ah bir geriye dönebilsek. Ah biraz gerici olabilsek... Birazcık biz olsak, doğuda patlar mı bombalar? Uzakdoğu uzak olur mu? Sağı solu kalır mı siyasetin? Mazlumlardan kan akar mı bir daha? Azıcık tarih çalışsak, her toplantıda edebiyatını yaptığımız Yunus Emre'nin, Mevlana'nın muhabbetinden, aşkından bir damla içsek, kızlar üniversite kapılarında ağlar mı artık?
Bir Kara Murat, bir Köroğlu yaptık. Bir nesil kendine geldi. "Ben neyim" sorusunu sormaya başladı. Görmüyor musunuz, bize daha fazla Kara Muratlar, Battal Gaziler, Yunus Emreler, Mevlanalar lazım. Yiyeceğimiz çok fırın ekmek var önümüzde. Kitaplar yazılmalı, filmler çevrilmeli, tiyatrolar sahnelenmeli. Gençler bu Kahramanlarla büyümeli. Kahramanlığın ve erdemin ne olduğunu biz öğretmeliyiz Batı'ya. Kitaplar başka dillere çevrilmeli, filmler gişe rekorları kırmalı. Bizimle beraber tüm Doğu, tüm Asya, Afrika ayağa kalkmalı. Bu elektrik tüm ezilen ve uyuşturulan halkları çarpmalı. Kölelik bulaşıcıdır. Bu prangalardan kurtulmanın başka yolu yok.
Biz, Yavuz Bahadıroğlu'nun, Ahmet Y. Boyunağa'nın romanlarıyla, Cenk hikâyeleriyle büyüdük. Hayalimizde hep Sunguroğlu, Çaka Bey, Turgut Alp gibi akıncılar olmak vardı. İyi yetişmiş, dindar, kahraman ve bu vatan için canını feda etmekten çekinmeyen bir akıncı olabilmekti gayemiz. Hakan Albayrak'ın kulakları çınlasın, eğer İstanbul'un Fethini, Çanakkale Zaferini, Kıbrıs Harbini filmlere çekemiyorsak, en azından bu kitapları okutalım. Sen bir yandan, ben bir yandan hepimiz dayanırsak yıkılır bu duvar. Akıncı kitapları okuma seferberliği başlasın. Yaşlı genç, hoca öğrenci herkes okusun. Binlerce, milyonlarca insan "akıncı ruhunu" kuşanmalı. Kurtlar Vadisi'nin bu kadar benimsenmesinin sebebi toplumdaki açlıktır. Bize akıncı lazım kardeşim. Türk halkı Polat Alemdar'da bu saf ruhu buluyor. Güçlü, yakışıklı, bilgili, doğru, adil, merhametli, savaşçı ve gözünü kırpmadan ölüme gidebilen "modern akıncı".
Haydi, yeni baştan Yavuz Bahadıroğlu ve A. Y. Boyunağa okumaya...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




