Taraf adlı pek de iyi niyetli olmayan ve çokça da şaibeli yayın organını adeta bir "dava neferi" gibi algılayan kafası karışıklar var etrafımızda. Bu gazetenin, meçhul kaynaklarca "servis edilen" haberlerinin gündemi meşgul etmesine, gerçek gündem olan bozuk ekonomiyi, yüksek işsizliği, yoksulluğu, yolsuzluğu ve yeni dönem vurguncularını perdelemesine ses çıkarmamayı haktan yana olmak gibi algılayanlar olduğu gibi. En çarpıcı örnek olarak, bir fotokopinin üç hafta boyunca en çok üzerinde durulan konu başlığı olmasını saymak mümkün. "Atlantik ötesinden beslenen" kimseleri demokrasi kahramanı, "özgürlük savaşçısı" gibi algılamanın ne menem bir çaresizlik veya zavallılık olduğunun bilincinde olamayan bir kafası karışık muhafazakâr portresidir önümüzde duran.
Sözü geçen gazeteyi iştahla alan ve gururla okuyan "muhafazakâr" fertlerin, cesaretine (!) ve duruşuna(!) hayran oldukları Ahmet Altan'ın herhangi bir kitabını çocuklarına okutup okutamayacakları sorusu akla geliyor mesela. Cinselliğin sapkınlığa dönüştüğü bazı bölümlere sahip kitaplarıyla ve gayrı milli fikirleriyle bu yazarı bir çeşit "mücahit" gibi algılayanların, hangi ölçülerle davalarına böylesi bir ismi bayraktar seçtiklerinin cevabını kaç kişi verebilir, bilinmez. Bu soru üzerine kafa yoranların sayısının, kafası karışıklardan kat be kat az olduğu da aşikâr.
Türk Ordusuna (içindeki çürük elmaları kimse savunmuyor zaten) sövmenin, hangi nedenle ve hangi ruh haliyle, sözüm ona muhafazakârların içlerinin yağlarını erittiğinin de iyi tahlil edilmesi gerek. Başıbozuk birkaç kişinin günahlarının ciddi bir kuruma yüklenmemesi, o kurumu hedef tahtasına oturtmaya zemin hazırlamaması normal olan. Ancak, bir partiyi savunmanın veya bir güruhun fedailiğini yapmanın, o parti veya güruh gibi düşünmeyen herkesi ve her kurumu bir çeşit tehdit unsuru olarak görmesi çarpıklığını yaşıyoruz. Bu ülkede düzeltilmesi gerekli birçok şey var. Ama bunun yolu devletin kurumlarını ele geçirmeye çalışmak veya zayıflatmak değil, samimi bir şekilde düzeltmek, daha da güçlü kılmak. Bu noktada, bahsi geçen kimselerin tüm bu icraatlarının kılıfı olarak da 28 Şubat'ın rövanşı mazeretinin arkasına sığınması tam bir ortaoyunu gibi. Öyle bir hal alıyor ki, o günün mağdurları bile bu zevat tarafından darbeci olmakla vs. suçlanabiliyor. Kafa karışıklığının böylesi.
Liberallerin payı
Demokrasi, özgürlük gibi kavramların yeni dönemin muhafazakarlarının dillerinden düşmemesi de kayda değer. Liberallerin payı büyük elbette. Malum, liberaller şu anda yeni dönemin muhafazakarlarının adeta "deniz fenerleri" gibi. Düşünceleri, eylemleri birer erdem, anıtlaştırılması gereken şaheserler. Kimse, aynı liberal şahısların önceki dönemlerde de başka görüşteki "güçlülerin" yanı başlarında türediklerini hatırlamıyor. Ve o zamanlar kendilerinin, bu şahıslara ve düşüncelere ne kadar da uzak durduklarını da tabii.
Ağızlarından hiç düşürmemelerine rağmen kendi yaşantılarında ve uygulamalarında bahsi geçen demokrasi, özgürlük kavramlarının zerresine bile rastlayamazsınız. Demokratlıktan bahsedip bir takım tezgâhlarla adeta "sivil" bir darbenin hazırlayıcılığını yapmaları daha çok yeni mesela. Bir kısmı, hoşgörü, diyalog gibi kavramlara da tutkun. Ancak, kendilerinden olmayanlara göstermekte pek bir cimriler hoşgörülerini.
Demokrat olmaktan bahsedip de (aslında bir insan "Müslüman" olduğunu deklare ettiğinde ilave sıfatlara da ihtiyaç duymayacaktır) kadrolaşmanın da ötesine geçip "parti devlet"i hayata geçirme çabalarına ne demeli? Önemli, önemsiz her mevkide kendileri gibi olanlar var artık. Farklı görüşlere, farklı seslere katlanamamakla demokratlık nasıl bağdaşıyor? Bağdaşmıyor tabii.
Büyük sayısal çoğunluğa rağmen başörtülü kızların "özgürlüğü" için hiçbir adım atmamalarının gerekçesini soran muhafazakârlara da rastlamıyoruz hiç. "Namus meselesi" söylemine karşın, bir şey yapmadıkları gibi suçu başkalarına atmalarına alıştık. Aynı, istediklerinde pekala gece yarısı operasyonlarıyla dilediklerini Meclis'ten geçirdikleri, yasalaştırdıkları gibi. (Gerçi bu konuda da, seçime yakın, en azından "yapmaya çalıştık ama yaptırmadılar" mealinde, bir hareket beklenebilir iktidar partisinden.)
Yandaş basın...
TRT'nin manasız bir kanala dönüşmesi durumuna da bir bakmalı. Genelde devlet kanallarının kabul edilebilir bir sıkıcılık ve tekdüzelik durumuna rağmen, TRT'nin iyi-kötü bir seviyesi ve tarafsızlık durumu söz konusu oluyordu. Bu durumun giderek değişmesi ve TRT'nin aleni bir tonda "taraf" olması. Sözüm ona "muhafazakâr" insanların yönettiği TRT'nin 2 nolu kanalında açık seçik şekilde "dövme" propagandası yapılması, kaç kişiyi rahatsız etti acaba? Kaç tane muhafazakâr insan, şahit oldukları halde, bunu söz konusu edebildi, bu durumdan hoşnutsuzluğunu ifade cesaretini kendinde bulabildi? Belki, bu durumu da içselleştirir yeni dönem muhafazakârları. Eldeki bunca imkâna rağmen insanların önüne faydalı bir şeyler koyamama acziyetini de sineye çekerler, olur biter.
Müzik, eğlence, magazin, yandaş basından gelenlere yaptırılan programlar haricinde bir şeyler yok devlet televizyonunda. Üstüne üstlük, kimselerin izlemediği ve beğenmediği yapımlara büyük paralar ödeniyor. Bu giderek "taraf" hale gelen devlet televizyonu iyice kabak tadı veriyor. Misal, sol bir iktidarın kontrolünde olsa ve aynı şeyler yaşansaydı, yine aynı sessiz ve "tepki vermeyelim de göze batmayalım" havasında olan biteni izler miydi sayın muhafazakârlarımız? Hiç sanmam. Bu noktada, çok izlenen muhafazakâr kanalların yayın çizgilerine de bakmalı. Bir tanesi "dini duyguların sömürülmesi" ve "Ergenekon davası" eksenli bir çizgideyken ve tüm önemli meseleleri de sırf bu yüzden görmezden gelebiliyorken, diğeri "halkın beğenisi" diyerek "gecekondu mantalitesi"ne yaslanmış durumda. (Ya bir cümle bile kuramayan türkücülerin programları ya da tuhaf isimlere sahip köy/gecekondu dizileri) Eskiden iyi-kötü bir "faydalı olabilme" içgüdüsü veya amacı vardı. Eldeki imkânlar (çoğunlukla da imkânsızlıklar) da azami faydayı sağlamak için kullanılırdı. O zamanın samimiyetiyle, bugünün pespayeliği ve göz boyamacılığı arasındaki farkı görebilmek bu kafa karışıklığını anlamak için şart galiba.
Bir de, siyasi iktidarı candan destekleyen insanların halet-i ruhiyesi var tabii. Bir takım gazeteleri (hepsi tek ses olmuş) kendi cenahlarından olduğu gerekçesiyle sahipleniyorlar. Bu gazetelere destek verilmesini istiyorlar kendi aralarında. İsim vermek gerekirse, mesela Sabah gazetesini artık "muhafazakâr" bir gazete gibi addedenler var. Bu kimselere sormalı: O zaman, arka sayfa güzelini kesip duvarımıza mı yapıştırmalıyız, yoksa gazeteden bakmakla mı yetinmeliyiz? Sanırım yaşanan kafa karışıklığının kısa bir özetidir bu.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




