Başlık biraz mat ve hatta bayat gibi durdu ama olsun. Meramı güzel anlatıyor olmasına bağışlayın.
Şu sıralar herkes kadınların üzerine gidiyor. Herkesin derdi kadınları korumak.
Ama ne koruma!
'Sakın burnundan kıl aldırma; seni koruyacağız. Burnuna uzananın elini kıracağız!'
'Endişen olmasın arkandayız.'
Devlet, medya ve STK'lardaki hava bu?
Yani, başta birinci ve dördüncü olmak üzere bütün kuvvetler söz birliği etmiş.
Ee, sen bu desteği verdikten sonra kim tutar kadınları.
Sonuç; yıkılan aileler, cinnetler ve kızaran sayfalar.
Kestirmeden söylersem, ben bu çalışmaların, kadını, erkeğe karşı doldurma gayretlerinin hayra hizmet etmediği görüşündeyim.
Şiddetin her türlüsünü engellemeye evet ama işi başka mecralara dökmek, daha beter sonuçlara varmak başka.
Az veya çok, 'insanlıktan nasiplenmemiş vahşi örneklerden' hareketle, tekmil erkekleri potansiyel düşman gibi gösterip, kadını aileden uzaklaştıracak yolları açmak hiçte masum bir tutum değil.
Ocakları söndürmeye dönük bu çalışmalara en uygun isim "Kadını yok etme hareketi"dir. Ya da ön ismiyle söylersek, 'Kadın İsyan Hareketi'dir.
Kime karşı isyan?
Evvelemirde kocalara karşı..
Sonra babaya, anaya, abiye vesaire..
Filmlerde, programlarda bazen açık, bazen kapalı verilen mesajlar hep aynı.
'Kimseye itaat etmeyin. Kimsenin lafını dinlemeyin. Bildiğinizi okuyun. Olur ki karşı çıkan olur, ağzının ortasına vurun. Olmadı öldürün.'
Genel durum bu.
Abartmıyorum. Sinema ve medyadaki, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'ndaki hava bu.
'Hiç korkmayın. Öldürün; biz size içerde bakarız, bakamazsak da namınız yürür.'
İçeriyi bilmem ama, dışarıda iyi bakıyorlar.
Kadın kocasıyla nizalaştı mı; koca evden kovulacak.
Kadının aklına esti, 'it kılı postal bağı' bir sebepten kocadan ayrılıp dul mu kaldı, maaşa bağlanacak.
Bunlar medyadan en son duyduklarımız.
Kimsenin derdi kavgayı bitirmek değil. Yuvayı kurtarmak, arayı bulmak gibi bir konusu yok hiç birinin.
Kocasına hizmetkar kadınlar ve karısına köle kocalar nereye kayboldu? Çok değil otuz sene öncesinin anneleri var mı?
Otuz sene öncesinin babaları, çocukları nerede?
Cennetin anahtarı mevkiindeki anneler, cinnetin merkezine nasıl yerleştirildiler?
Açık, elbette çok açık cevapları var bu soruların.
İpucu olması bakımından, bu işlerin kendiliğinden olmadığını söylemekle yetiniyorum. Perşembe günü devam ederiz.
La Tahzen...
Kar yağdığı müddetçe nedense kendimi daha bir güvende hissettim. Sanki Yaratıcı'dan; bir kez daha hayatın, bereketli ve güvenli yaşamın devamına dair sıcak bir güvence almış gibi oldum.
Karda yürümek, yağarken seyretmek, üşümek hep aynı ontolojik güveni hissettirdi bana.
En çokta karı, kışı unuttuğum anlarda birden bire karşımda bulduğum beyazlıkta yaşadım bu duygusal metaforu. Mesela, pencereye gidip sokağa baktığımda, sabah karşılaştığım bembeyaz sokaklarda... O, ilk andaki duygu yoğunluğu yıllarca yetebilir insana.
"Allah (cc) her zaman bizimle. O kuluna şahdamarından daha yakın."
Amenna.
Kar, aciz kullar için bir müjde olduğu kadar, bu bilgiyi teyit sadedinde bir hediye de oluyor her seferinde.
Günlerdir dudaklarımdan, Peygamberimizin (sav), mağarada Hz. Ebubekir'e (ra) söyledikleri dökülüyor.
"Üzülme, şüphesiz ki Allah bizimle berâberdir!"
Korkmamıza gerek yok. Allah bizimle.
Allah, hâlâ ve hep bizimle.
Rabbim bütün günahlara, pisliklere, rağmen merhametini en yoğun ve keskin haliyle gönderiyor.
Her yağışı bir ayet, her tanesi bir mucize gibi dokunuyor bize karın. Elbette güneş de, yağmur da rahmettir. Elbette her bir çiçek, yaprak, doğum ölüm sonsuz hikmetlerle iç içedir. Ama karın hissettirdikleri çok daha yoğun. Bunun bir tek benim için değil, herkes için böyle olduğunu düşünüyorum.
Bütün anlatmak istediğim bu.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



