Yüzyılımızın en önemli buluşlarından biri John Baird tarafından gerçekleştirildi. Kitle iletişim aracı olan bu buluş dünya insanlığı için sadece ‘vericiden iletilen dalgaların görüntü ve ses olarak görünmesini ve duyulmasını sağlayan aygıt’ niteliği taşımıyordu.
İskoçyalı mucit, icadını kraliyet ailesine sunarak, 1924’te aldığı ‘televisor’ patenti ile görüntüleri Londra’dan New York’a kadar ulaştırabilmeyi başardı. Mucit artık BBC için ilk televizyon yayınlarını yapmaya başlamıştı.
Zaman ilerledikçe televizyonun işlevi üzerine tartışmalar başladı. ‘Televizyon nedir, ne işe yarar, amacı ne, faydası ne’ vb… Yoksa televizyon mevcut yapının kendi propagandasını yapabilmek için kullandığı bir araç mıydı, çeşitli markaların reklam yolu ile geniş tüketici gurubuna erişebilme etkinliği miydi?
Araştırmacı-Yazar Brim Groombridge’nin 1989’da ülkemizde çevirisi yapılan Televizyon ve İnsanlar eserine göre şöyle: “Amerika’da televizyon öncelikle bir satış aracıdır ve diğer işlevleri fazlaca önemsenmemektedir. Eski Sovyetlerde ise daha çok yönetimin sesi olmak için vardı, yani siyasi fonksiyonu ön plandaydı.”
Televizyonun bilhassa bizim kuşağın üzerinde yaptırım gücü fazlasıyla yok mu? Bu gibi kitle iletişim araçları vasıtasıyla sınırların kalktığı, ulusların kaynaştığı, her şeye ulaşabilme gücüne sahip olunduğu söyleniyor. O halde ‘sorundan ve sorumluluktan’ yoksun bir kuşağın beyni televizyon yoluyla rahat bir şekilde programlanabiliyor. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte yeni/yepyeni bir aydınlanma mı yaşıyoruz/yaşatıyorlar…
Bu aydınlanmanın adı; günümüzde varlıklarını tüm dünyada vahşice hissettiren emperyal/kapital güçlere karşı değil de, Brezilya sahillerini tutku ile seyreden gözlerin programlanmış beyinlerine verilen isim mi oluyor?
Aslında yeni bir kültür ile yetişiyoruz. Bunun adı hiç süphesiz ‘televizyon kültürü’ oluyor. Çünkü televizyonu hayatının vazgeçilmezi görüp elindeki kumandada özgürlüğünü hisseden, ölümlere/işkencelere/işgallere/soykırımlara bana ne diyen ‘mutluluğunu ve sıkıntısını’ yalnızca televizyona bağlayan bir kuşak ile karşı karşıya kalıyoruz. O halde Groombridge’nin ‘ABD’nde televizyon bir satış aracıdır’ tespiti, bugün için ‘yemeye, içmeye, uyumaya, eğlenmeye’ futursuzca koşan kendi kuşağımızın tüketim deliliğine kurban edildiğini ifade ediyor. Gerçekten “lale devri çocukları mıyız?”
Aldous Huxley der ki; “İnsanlar gelecekte uyuşturucu haplarla uyuşturulup itaat ettirileceklerdir.”
O halde şu geliyor akıllara: “Aptal mısın kardeşim! Uyuşturulma, itaat etme, doğruyu sorgula…” Kemal Bayrak, Televizyon Kültürü ve Toplum isimli makalesinde şöyle açıklık getiriyor bu duruma: “Marangozlara kolaylık olması amacıyla üretilen hızar ‘aptal’ birinin elinde soğukkanlılıkla işleyen bir silaha dönüşebilir. Burada hatalı olan hızar üreticileri midir? Tabi ki hayır! Hızar ya da başka bir gereç masum olmayan birinin elinde çok tehlikeli bir hale gelebilir. Bunun en iyi örneği, etrafındaki en olmadık şeylerden silah yapıp kapana kısıldığı yerden kurtulmayı başaran McGyver’dir.”
O halde seçicilik ve kişinin iç dünyasındaki sorgu; hayati ve insani bir önem arz ediyor.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



