Bir film insanın hayatını nasıl etkiler, bu soruyu kendinize hiç sordunuz mu.
Sormadıysanız lütfen sorun. Sizi en çok etkileyen filmi bir düşünün ve o filmin hayatınızda ne gibi değişiklikler meydan getirdiğini, bir kağıda yazın. Neden mi?
Star Wars (Yıldız Savaşları) sinema tarihine damgasına vuran kült yapıtlardandır. George Lucas'ın, senaryosunu yazdığı ve yönettiği Yıldız Savaşları bir sinema filmi olmanın ötesinde sanatsal bir baş yapıttır. Müzikleri, görsel effectleri, kostümleri, konusu, aktörleri kısacası her şeyiyle izleyiciden geçer not alabilmiş ender, bilim kurgu filmlerindendir. Adı üzerinde fantastik bilim kurgu gerçekle uzaktan yakından bir ilgisi yok. Tamamen kurgu ve senaryo.
Aklı başında olan herkesin, Star Wars filminde var olan her şeyin hayal ürünü olduğunu bilmesi gerekir. Ama durum bunun tam tersi yönünde cereyan ediyor. Tamamen kurgu olan filmde geçen bir "din" (aslında buna inanış demek daha doğru) tüm dünya da hızla yayılıyor.
Filmde barışın koruyucu şövalyeleri olarak bilinen Luke Skywalker, Obi-Wan Kenobi ve Yoda gibi Jedi (Ceday) şövalyeleri, yeteneklerini "Güç" olarak adlandırılan metafizik bir kuvvetten almaktadır. Jedi'ler eğitim aldıkları yer ise Jedi tapınağı adı verilen bir yerdir.
Bütün bunların hiç birinin gerçekliği yok. Tamamen uydurma.
Ne yazık ki bu filme kendisini kaptıran insanlar arasında, özellikle batı ülkelerinde Jedi dinine inandıklarını ifade edenler var. Bu insanların sayısı giderek de artıyor. Filmdeki Jedi şövalyeleri gibi giyinip, onlar gibi yaşamayı seçiyorlar. Nasıl olur demeyin. Oluyor işte. Bu bize sinemanın gücünü göstermek adına küçük bir örnek. Elbetteki herkes istediği gibi inanmaya özgürdür ama, göz göre göre hayal ürünü olan bir kurguyu gerçek olarak kabul edip, üstüne üstlük bir de bunu din olarak kabul etmek, şaşırtıcı.
Bu durum "Sinema en güçlü silahtır" diyen Mussolini'yi haklı çıkartıyor. Sinemanın, çerçeveyi daha da genişletirsek sanatın, böyle bir gücü var. Özellikle hem görsel hem de işitsel vurgu açısından sinemanın yeri apayrı. Bunun farkındamıyız. Değiliz. Sanatın gücünü toplumlar üzerindeki etkisini dilimiz döndüğünce sizlerle paylaşamaya çalışıyorum. 21.y.y da en büyük ihracat ürünü sanat. Çünkü değiştiriyor, dönüştürüyor. İçinden çıktığı toplumun kültürünü, felsefeni, sosyolojini, her şeyini içinde barındırıyor. Bir nevi hap misali.
Filmler artık seyredildikten sonra arşivlenmek üzere saklanmıyor, filimin içindeki ögeler meta haline getirilip pazarlanıyor. Onlarca ülkede, binlerce insan arasında siber bir ağ kuruluyor. Bardaklar, posterler, t-shirtler, aklınıza ne gelirse, hayatın içinde bizlerle birlikte yaşamaya başlıyor. Bu kültür ihracatıyla birlikte, ekonomik pazar oluşuyor.
Mussolini bunu gören ender devlet adamlarındandı. İktidara geldikten sonra Luce Enstitüsü'nü kurduran Mussolini bu enstitüde propaganda filmleri belgeseller hazırlattırmış, kendi kurduğu düzenin devamı için sinemayı çok etkin bir biçimde kullanmıştır.
1937 yılında sinemayı ulusal bir endüstri haline getirmek isteyen Mussolini, Cinecittá stüdyolarını bizzat kendisi açmıştır. II. Dünya Savaşı sırasında müttefiklerin, bombaladıkları yerler arasında Mussolini'nin bu propaganda mabedi de vardır. Cinecittá stüdyoları yerle bir edilmiştir. Buna rağmen o dönemde çekilen film, belgesel, fotoğraf ve diğer materyaller bugüne kadar ulaşmıştır. Mussolini dönemimde İtalya'da sinema ve diğer görsel sanatlar altın çağını yaşamıştır.
Sinemanın ve diğer sanat dallarının gücünü birey olarak keşfetmek yetmiyor, bunun birde devlet politikası haline getirilmesi gerekiyor. Amerikan sinemasının Amerikan politikalarından bağımsız olduğunu düşünebilirmiyiz. Elbetteki hayır.
Ne demiş eskiler 'İş bilenin, kılıç kuşananın'.
Tabi anlayana.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



