29 Ekim Cuma günü. Cuma namazındayız. O ana kadar kendimizi öylesine hutbeye vermiş dinliyorduk. Kimi de hafif kestirmelerle başı önüne düşüp kalkıyordu. Kimi dinliyordu, kimi elindeki tespih ile zikir çekmekteydi. Cuma hutbesi güzel güzel okunurken birden hoca efendi Cumhuriyet bayramı kutlamalarına geçti. Cemaat başını kaldırdı Hoca Efendinin anlattıklarına kulak vermeye başladı. Gözler fal taşı gibi açıldı. Cumhuriyet rejiminin kutsallığını, yüceliğini, fazilet ve erdemlerini sindirmeye çalıştı. Kimi başın salladı "lahavle" dedi, kimi "felaket" diye mırıldandı. Kimi de kuzu kuzu dinledi.
Namazdan sonra dışarı çıkıldığında kimileri birbirinin gözlerinin içine baktı susmayı tercih etti. Faziletli cumhuriyetinin sivilleri arada gezinebilirler, konuşanı orada derdest edebilirlerdi. Gene başları önlerine düştü, gene öylesine sokağa dağılıp gittiler.
Cumhuriyet rejiminin İktidar ve Muhalefet liderleri bayramı asık suratla kutlarlarsa
Cumhuriyetin laik, İttihatçı Fransız Jakoben kanadı köşkü protesto etti. Bağdat caddesinde meşalelerle çocuklar gibi şen yürüyüşler yaptı. Cumhuriyetin Batıcı ılımlı kanadı köşkteydi. Biri örtülü biri örtüsüzdü. Cumhuriyetin üniformalı kanadı ayrı kutlamalarda bulundu. Milliyetçi kanat hafiften sıvışmıştı, ortalıkta görünmüyordu.
İşin tuhafı cumhuriyet kutlamalarında politikanın iktidar ve muhalefet liderleri sabahın erken saatinde mozoleye giderken yan yana ama suratları asıktı. Bayram kutlamalarında önündeki göstergelerde iktidar ve muhalefet partilerinin başkanları. Aralarında Genelkurmay Başkanı'nın gösterge tablosunun arkası boş. Paşa henüz gelmemiş. Başbakan ile Ana Muhalefet Parti başkanları kutlamalarda. Birbirlerine sırtları dönük ve suratları asık. Bayram kutluyorlar neşeyle diyeceğimiz yerde, suratlarından düşen bin parça. Biri diğerine göz ucuyla bile bakmıyor. Cumhuriyet bayramını kutluyorlar. Bilirsiniz ki oralarda sinek bile uçurtulmuyor.
Bir çocuk çıksa da: "Bayramınız kutlu olsun büyüklerim" dese de biraz olsun yüzleri gülse. Ne gezer. Sinek vızıltısının bile duyulmadığı bir yerde tebessüm etmek mi olurmuş. Oturun oturduğunuz yerde burada ciddî işler yapılıyor.
Kandil Dağı'nda haremlik selâmlık
Cumhuriyetin 87. Yılında Sosyalist düşünceyle palazlanan Kürt kavmiyetçiliği dağlarda ve nur topu gibi büyümüş durumda. Güçlü Cumhuriyet rejimimiz, onları muhatap kabul etmedi yıllarca. Kantarın topuzu iyice kaçtı. Yıllardır on binlerce genç beyin toprağa gömüldü. Taraflar kana doymuyor bir türlü.
Kandil Dağı'na Radikal gazetesi muhabiri Ertuğrul Mavioğlu "Kızını arayan bir baba" rolünde yola çıkıyor. Kendisini Şoför Hasan karşılıyor. Bir gazeteci olarak. Şoför Hasan "Hevale Ertuğrul"u uyarıyor. ["Heval": Kürtçede arkadaş demektir.] "Bu olmaz" diyor. "Avukat rolüne mi bürünsem" diyor Ertuğrul. "Tipin avukat için uygun değil, kravatlı falan olman lâzım. Mühendis ol, aslen Dersimlisin. Ama İstanbul'da yaşıyorsun." Yol boyunca kontrol noktalarında durduruluyor, pasaportu soruluyor. Üzgün durması, kızını arayan baba rolünü iyi yapmalıymış. Öyle de yapıyor. Bütün bunlar gazeteciliğin ince sanatları. Bunları geçiyoruz. Marksist gelenekten gelen dağdakilerin bir fotoğraf karesi dikkatimizi çekiyor. İki sayfaya boydan boya yerleştirilen karede erkek militanlar ile bayan militanlar ayrı oturuyorlar. Haki militan giysileri içinde, hepsinin saçları arkada toplanmış tek tip kadınlar, kucaklarında silâhları. Erkekler diğer tarafta. Küçük notlar hâlinde aktarılan bilgilere bakıldığında dağ ile şehir arasında bocalayan tipler bunlar. Hem Marksist, hem harem kurallarına göre ayrı oturan militanlar. Bayanlar komutanlık düzeyine gelince erkekler onlara "komutanım" demeyi içlerine bir türlü sindiremiyorlar.
Böylesine tuhaf bir militanlık, Marksistlik arasında gidip geliyorlar. Bir dönem Amerika ile irtibat hâlinde oldukları da anlaşılıyor. Bu da Karayılan'ın itirafları. Cumhuriyet rejimi her türden insan üretiyor ondan sonra da ona düşman kesiliyor. Evlâtlarını yemeye başlıyor.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



