Cehaletin karartmasına, bilginin şımartmasına, düşmanların ezmesine, nefsin saptırmasına karşı eğilip bükülmeden, mümin izzeti ile dik durup İslam'ı ilk günlerindeki berraklığı ile yaşayabilmek, Cennet'i, Cehennem'i görür gibi hissedebilmek için inancımızla alakalı öncelikli ölçülerimiz
İtikad, amel ve ahlakta itidalliyiz ve orta ümmetiz. İfrat veya tefritimiz yoktur. Orta bir ümmetiz; Yaparken yıkmayız. Kaldırırken uçurmayız. İndirirken batırmayız. İyiye iyi, kötüye kötü demekten çekinmeyiz. Geceyi gece gibi, gündüzü de gündüz gibi yaşarız. Cenazeye de katılırız, düğüne de; birinde ağlar, birinde güleriz. Çocukla eğlenir, büyükle ilgileniriz. Evimizi ev gibi, mescidimizi de mescit gibi kullanırız.
Sevgili Peygamber aleyhisselamın hayatını önümüze koyar, dersler çıkarırız: Nelerle neleri iç içe yaşamış, aynı mescidi kaç amaç için nasıl kullanmış; çocukların, kadınların, gençlerin, ihtiyarların nebisi aynı zamanda ve aynı yerde nasıl olmuş? Aşırı düşünceye kapılıp, kendisine dünya lezzetlerini yasaklayanları nasıl ayıplamış?
İtikatta itidalimiz
İmana ait şeylere ne ilave yaparız, ne de zaman ve mekân farklılığından ötürü değişikliği kabul ederiz. Allah ve resulünden bize nasıl geldi ise öyle ve o kadar! Küçültmez veya abartmayız.
İtikadımıza ait bir şeyi anlayalım veya anlamayalım; ona imanımız aynı imandır. Aklımızı, imanımızın önünde bir süzgeç gibi tutmayız. İmanı şekillendirmek, keyfilendirmek gibi, önceki ümmetlerin düştüğü hatalara düşmeyiz. İmanı, tam bir teslimiyet olarak anlarız.
Amelde itidalimiz
Amellerimizin temel karakteri, niyet, ihlâs ve uygunluktur. Niyetsiz, riyakâr ve Peygamber aleyhisselama uygun olmayan ameli, amelimiz olarak görüp ecir beklemeyiz. İbadetler arasında kendi beğeni ve takdirimize göre ne bir sıralama, ne de bir azaltma çoğaltma yapmayız. Sabaha kadar namaz kılmak yerine emredildiği kadar kılmayı yeğleriz. Aylarca oruç yerine, vaktinde ve sünnete uygun olanı yaparız. Birini diğerine ezdirmeyiz. Farzlardan başlayıp, edeplere doğru inen bir sıralamadaki inceliği kavrayarak ibadet ederiz. Yığma ibadet yapmayız. Yaptığımız her ibadetin ecrini alacağımıza, Rabbimizin amellerimizi zay'etmeyeceğine imanımız kesindir.
Ahlakta itidalimiz
Hürmet eder, secde etmeyiz. Sever, tapmayız. Hak yemez ve yedirmeyiz. İnsanları, Allah'ın kulları olarak görür, din farklılığımız olsa bile, insanlığın ortak noktasını, aynı toprakları ve nimetleri paylaşmayı 'iyi ilişkiler' için yeterli sayarız. Söz konusu olan dinimiz ve tabii haklarımız olursa, ezilmemeyi, dik durmayı imanımızdan bir parça olarak biliriz. Toplumda, işte ve evde, mümin kimliğimizin bize, uğrunda çok şeyi feda ettirecek kadar nazik bir kimlik yüklediğinin şuurunda olur, mümin kimliğimiz zedelenmesin diye, açlığa ve yokluğa bile rıza gösterebiliriz. Menfaatlerimizi koruruz; ama menfaati ön planda tutmayız. Ahlakımızı ibadet olarak bilir, ibadet hassasiyetlerimizi ahlakta da gözetiriz.
Tartışmasız kaynaklarımız: Kur'an ve Sünnet'tir!
Kur'an ve Sünnet tartışmasız iki kaynağımızdır. Bid'atten uzağız. Allah bize, Peygamberini elinde Kur'an ve Kur'an'ın yanında Peygamberinin Sünneti ile gönderdi. Bizi serbest bıraktığı alanlar dışında, Kur'an ve Sünnet bizim vazgeçilemez iki kaynağımızdır. Yaşadığımız hayatın ne kadar Müslüman'ca olduğu veya olmadığı Kur'an ve Sünnete bakılarak belirlenebilir. Bilhassa, ibadet maksadı ile yaptığımız işlerde uydurarak değil, uyarak kazanabiliriz. Bid'at, kaymanın başlangıcıdır. Neyin bid'at olup olmadığını da ümmetin ehil âlimleri belirlerler. Bid'at, bir anlamda içten çökerttiği için, nasıl dış tehlikelere karşı dikkat ediyorsak, aynı hassasiyetle dinin sulandırılmasına, yönünün değiştirilmesine karşı da tetikte olmalıyız.
Kur'an ve Sünneti, hayat rehberi ve hidayet kaynağı olarak görürüz. Bu yüzden hem Kur'an'ın hem de Sünnet'in ebedileşmesi açısından yapılacak çalışmalara fiili olarak katılırız. Onları ilim menbaı bilir; öğrenmeyi, yaymayı cihad telakki ederiz. Öğrendiklerimizin eylemlerimize yansıması için nefsimizle mücahede ederiz.
Bir ayet, bir hadis bile olsa, öğrenilmesi uğruna şehir şehir dolaşmaya, yaşa başa bakmadan diz çökmeye değer, diye düşünürüz. Servet ve şöhret getirmese bile, ibadet olması yeter diye inanırız. Kur'an ve Sünnet için harcadığımız malı, harcamadan saymayız. Kazanç biliriz.
Resulullah dışında 'masum' bir liderimiz yoktur!
Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem dışında 'masum' bir liderimiz yoktur. İnsana göre hak değil Hak'ka göre insan biliriz.
Allah nebisini yanlış yapmaktan korumuştur. Böylece o, masumdur. O'nun dışında hata etmeyen, ne yaparsa yaptığı bir hikmete binaen olan kimse yoktur. Sahabiler ve âlimler de bu ilkeye dâhildir. Onlar da yanılmış olabilirler. Ne var ki yanılmaları kötü olduklarını, değerlerini yitirdiklerini göstermez. Kimin ne olduğu sadece Allah katında bilinen şeylerdendir. Biz onların Kur'an ve Sünnet'e, Ümmet-i Muhammed'in genel icmaına uygun olan söz ve eylemlerini sahiplenir, diğerlerini almayız. Gidişimiz, sevişimiz, bağlılığımız körü körüne değildir.
Alimlerimizi de sever, hürmet ederiz. Onlara uymakla Allah'ın rızasını kazanacağımıza inanır, peşlerinden gideriz. Hizmetlerinde bulunmaktan haz duyarız. Şeytan ve şeytana alet olanların bizi onlardan uzaklaştırmasına, onlarla aramıza vasfı ilim olmayanları sokmasına karşı müteyakkız bulunuruz. Ancak, onları masum görmez, peygamberlere uygun görülen masumluk vasfını onlara yapıştırmayız.
Bununla beraber, âlimleri ve o tip mevkilerde bulunanları masum görmeme anlayışımız, edep perdesini yırtmak gibi bir aşırılığa düşmemize de neden olmaz. Cahilin âlime had bildirmesi gibi bir hadsizliği kendimize ar sayarız. Asırlar sonra gelmiş bir Müslüman'ın, ilk asra daha yakın ve gayretleri daha samimi bir âlimi, Allah dostu olarak bilinen bir zahidi diline dolamasını kabullenemeyiz.
Peşinde bulunduğumuz liderin emrine itaat eder; ama o, Ömer bile olsa, Selman olup karşısına dikilmeye hazır oluruz. Sessiz kalmayı dilsiz şeytanlık, kaçmayı da vefasızlık biliriz.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




