Jean Baudrillard, 'Kötülüğün Şeffaflığı'nda şöyle demişti: "İletişim konuşmak değil, konuşturmaktır. Enformasyon bilmek değil, bildirmektir. Reklamlarda propagandada inanmak değil, inandırmak söz konusudur. Katılım, etkin ve kendiliğinden bir toplumsal biçim değildir, bir makineleşmenin sonucudur. Animasyon gibi bir hareket ettirmenin sonucudur." Tane tane vaaz verir gibi konuşmuş Baudrillard.
İngiliz kâfirlerden Bacon ise 'İyi göremeyenler yavaş yürümelidir' diyerek işe yarar bir şey söylemiş. Bu ikinci alıntı, en az birincisi kadar önemli. Burada dursun.
İki alıntıyla başladığım bu yazıyı birkaç şaşırtıcı cümleyle bitirecek değilim. Belki unutulmuş / unutturulmuş cümlelerle bitirmek gerekebilir. Önce şunu anlayalım; Üzerimize yapışmış olan ya da üzerimizde taşımaktan memnuniyet duyduğumuz bütün vasıfların ve tanımların üstünde tek bir vasıf, tanım ve kimlik taşıyoruz; bir devletin vatandaşı olmaktan da, bir siyasi partinin üyesi olmaktan da daha önemli, geçerli ve hayati tek bir kimliğimiz var; Mümin ve Müslim olmak.
İman etmek ve iman edilene teslim olmak ve bunun gereklilikleri, eğer politik tavırlara göre şekil alıyorsa bütün bunları nasıl okumalıyız? Sanıldığının aksine tavırlarımızın büyük çoğunluğu itikadımızı ilgilendiren yorumlara yol açar. Bizler dünyada bulunuyoruz fakat bizler dünyadan değiliz. Ümmetlerin felaketi çoğunlukla, yaşama olan tutkuları ve ölüme olan korkularından kaynaklanmıyor mu?
Biraz daha yaşadıkça biraz daha anlıyorum ve böylece tecrübeye olan saygım da artıyor. Kabul edilmeli ki çılgın bir seyir aldı bu dünya. Yürünülmesi gereken en doğru yol, dünya çılgınca bir seyir aldığına göre ona karşı çılgınca sayılabilecek yorumlar geliştirmekten geçiyor. Belki böylece hedefin nerede olduğu da ortaya çıkarılabilir. Çılgınca sayılabilecek yorumlar geliştirmek! Bu zannedildiğinden daha önemli...
Ne yaparsak yapalım, iki durum arasında bir tercih belirleyeceğiz: Tereddüt etmekle aldatılmak arasında bir irade ortaya koyacağız. Türkiye'nin son on yılını politik kampların ve tartışmaların üstünde okuyabilirsek bir 'varlık' olarak dünyada bulunmamızın hikmetinin neyi gerektirdiğini de anlayabiliriz demektir.
Bütün işlerin gizli bir yerlere bağlanmadığına inanmak pekâlâ mümkün... Yani inanmak mümkündür ki Türkiye'de 'güzelmiş' gibi görünen işlerden ziyade güzel işler olmaktadır. Yine de güzelleşmenin (!) hızına olan hayranlığımız aklımızı elimizden almasın. İnsanların birçoğu böyle yapıyor. İslam'ın yönetim iddiası her geçen gün dillerden ve zihinlerden silinirken, bütün diğer din mensuplarının Müslüman olması gerekliliği iddiası -üstelik bazı Müslümanlar tarafından- faşistçe bulunmaya başlanmışken, insanların büyük kısmının beyinleri ile mideleri yer değiştirmişken güzel şeylerin olduğuna inanmak zor gibi görünse de tam olarak böyle değil. Aldanış burada başlıyor.
Yapay düşmanlar
'Yapay düşmanlar' diye bir şeyden söz etmeliyim. Yapay düşmanların var olabileceğine inanmak bir şeydir. Yapay düşmanların öldürülmesine sevinmek daha başka bir şeydir. Yapay düşmanların üretilebileceği, büyük düşmanlar olarak pazarlanabileceği ve sırası geldiğinde 'sistem' için feda edilebileceği ihtimali nasıl bir kuyudur? Bu ihtimali göz önünde bulundurmak bir şeydir, bu ihtimali reddetmek başka bir şeydir.
Düşünelim ki, hem Türkiye hem de İslamcılar çok önemli yıllarını 'laiklik' başlığını tartışmakla geçirdi. Biz bu ülkede, bir dönem, yıllarımızı 'laiklik' kelimesi etrafında süre giden bir tartışmayla heba etmiştik. Anlamının geldiği yerden tutun da bundan bir mevzi ve karşı mevzi üretilmesine kadar hararetli günler geçirmiştik.
Şimdi o önemli yıllarda, bu tartışmalarla gündemimizi işgal eden, bu tartışmaların bayraktarlığını yapan o önemli (!) İslamcı yazarların isimlerini bir yere yazalım. Bitirdiğimizde karşımıza çıkan listedeki isimlerin tamamının bugün nerede olduğuna ve ne yaptığına dikkat edelim. Benim gibi sizin de mideniz bulanacak. Bu işlerin hiçbiri televizyon ekranlarında görüldüğü gibi değil ne yazık ki.
Yine merkeze geliyoruz. Çılgın bir seyir alan bu dünyada iki tercih belirtebileceğiz, ya komplocu olacağız -zira öyle diyorlar- çılgınca endişelerimiz olacak, ciddi kuşkular duyacağız, sorgulayacağız ve kabul etmeyeceğiz ya da her şeyin güzelleştiğine dair inancımızı güçlendirip, sevinip mutluluk fotoğrafları çektireceğiz.
Evet, elbette biz de mutluluk fotoğrafları çektirmek isteriz. Ama Filistin'le ilgili her hafta bir 'van minüt' çekilen bu ülkede Irak'la ilgili tek bir cümle kurulmuyor ise soruya dönüşmesinden kaçılan kelimeler var demektir. Yıllarca 'siyasetten ve şeytandan Allah'a sığınırız' diyenlerin son on yılda siyasi arenanın baş aktörü olmaya çalışmaları karşısında sorduğumuz 'siyaset mi değişti yoksa (haşa) Allah mı?' sorusunun cevabı bulunamıyor demektir. İşler, gazete manşetlerinde ve televizyon ekranlarında gösterildiği gibi değil ne yazık ki.
Gece karanlığından faydalananlar
Biraz daha yaşadıkça biraz daha anlıyorum ve böylece tecrübeye ve tarihe olan saygım da artıyor. Gece karanlık bastırdığında, gece karanlığından faydalanacaklar dışında sokağa çıkacak olan kimdir? Sözü doğrudan söyleyelim; İçinde bulunduğumuz zaman dilimi dâhil olmak üzere Türkiye'de oldukça bulanık bir hava sahası var, uzun zamandır. Kabul etmeli ki bu bulanıklık, kim attır, kim ittir kim de yalnızca iz'den ibarettir, hepsini birbirine karıştırmış durumda. Bu puslu hava sahasında her şeyi biliyormuş gibi hareket edenler, bu cüreti nereden doldurmuşlar ceplerine? Bu bulanıklığın ortasında hızlı hareket edebiliyor olmanın tek yolu, bulanıklığın ortaya çıkacağını önceden biliyor olmak değil midir? İt'lerin at taklidi yapmadıklarını nereden bileceğiz? Yalnızca iz'den ibaret olanların it'miş gibi gösterilmeyeceğine bizi ikna eden nedir? At'ların it gibi gösterilmeye çalışılmadığından nasıl emin olacağız?
Hâlbuki aklın bize şunu söylemesi gerekmez mi; "gerçek pek seçilemiyor, öyleyse yavaş hareket etmeliyiz."
Ben aldatılmaktansa, kuşku dolu bir endişe sahibi olmayı tercih ediyorum. Çünkü yakın tarihimiz, bizdenmiş gibi görünenlerin bizi aldatma hikâyeleriyle doludur.
Onlar severler diye bir de Avrupa'dan hikâye getirelim: Avrupa'da Ortaçağ'ın sonlarında ortaya çıkan köylü isyanlarını, nedeni anlaşılmaz bir biçimde burjuvalar da desteklemişti. Köylü isyanları çoğunlukla feodaliteye ve kiliseye karşı yükselmişti. Kiliseye ve feodal beylere karşı isyan eden köylüleri burjuvalar niçin destekliyor sorusu hiçbir karşılık bulmamasının yanı sıra sorulmamıştı bile. Sahiden, burjuvalar köylüleri niçin destekliyorlardı?
Sonuçta köylüler, hem feodaliteyi hem de kilisenin hâkimiyetini kırmışlardı. Sonra şunlar oldu; feodal yapı ortadan kalkınca demokrasiye(!) insan haklarına(!) hür seyahat özgürlüğüne(!) kavuşan köylü sınıfı, alternatifsiz ve itirazsız direkt olarak burjuvaların kucağına oturdu. Geçmiş günleri özlemle anarak üstelik.
Tamam, 'Feodalite' yıkılsın ama bu 'burjuvalar' bizi niçin destekliyorlar diye sormayı da ihmal etmemek gerekir.
'İyi göremeyenler yavaş yürümelidir.' Ben iyi göremiyorum bu puslu havayı ve bundan ötürü yavaş yürümeyi tercih ediyorum.
Çünkü bu topraklar elimizden giderse, yaşayacak hiçbir yerimiz olmaz. Güzel temennilerin arenası değil çünkü dünya siyaseti.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



