"Meclis'teki kavgada haklı taraf yoktur! Sebebi ne olursa olsun, yumruklaşan Ak Partililer de MHP'liler de çirkin bir tablo koydular ortaya..."
-BASINDAN-
Beş yıl belediye başkanlığı yaptım; bu vesileyle belediye meclisini de yönettim. Belediye meclislerinin toplu çalışma yetenekleri, tecrübe ve birikimlerinin düzeyi belli; "yerel benliklerin" hâkim olduğu havada tartışmalar sürer gider. Bu tartışmalar genelde kişisel hesaplara dayalı olarak canlanır ve canlandırılır. Parlamento'ya göre tecrübe ve eğitim düzeyleri daha alt seviyelerde olduğu bilinen belediye meclisinde, beş yıl boyu tartışmalar yaşamışımdır ama hiçbirisinde, iffetten, namustan, haysiyetten vurmayı hedefleyen saygısızlığa şâhit olmadım. O tarihlerde (1963-1968 yılları arası) yerel yönetimlerde ilk defa "nispî seçim sistemi" uygulandı ve ilk defa belediye meclisleri farklı partililerin aynı mecliste birlikte çalışması zaruretini getirdi. Koalisyonlu dönemler, onun getirdiği zorluklar o zaman başlamış oldu. Bu sistem henüz tecrübe aşamasındaydı. Ve belediye meclisini yöneten ben ise henüz yirmi beş yaşında bir gençtim, belediye meclisimiz ise 1960 ihtilalinin hemen arkasından oluşmuş, o günlerde birbirlerine düşman gözüyle bakan AP ve CHP'lilerden teşekkül etmekteydi.
Bir kere daha tekrar edeyim ki, bu husumet tortularının varlığına rağmen, belediye meclisimizde hiçbir zaman, 3.Şubat.2010 tarihinde TBMM'de yaşanan çirkinliklere tevessül ve tenezzül edilmemiştir.
Dört dönem (16 yıl ) TBMM'de bulunmuş, bunun sekiz yılını TBMM başkan vekili sıfatıyla Meclis yönetmiş, dört yılını grup başkan vekili olarak Parlamento çalışmalarına iştirak etmiş; diğer dört yılını da Anayasa-Adalet Komisyonları gibi tartışması bol komisyonlarda bulunmuş; "Cumhuriyetin 50. yılı münasebetiyle çıkarılan af kanunu" gibi netameli bir kanunun tartışılmasında zaman-zaman MSP sözcülüğü yapmış birisi olarak ifade ediyorum ki, millet iradesini kurşunlayan, kurucu iradenin ruhunu tâzîp eden böylesi azgınlığa şahit olmadım.
Evet, TBMM yara almıştır.
Bu parlamentonun, milletin sâlim ve selim iradesiyle teşekkül etmemiş olduğu tartışılıyor olsa da, zâhiren de olsa oluşmuş bir kurum var ve bu kurum kendi elemanları tarafından merhametsizce kalbinden hançerlenmiştir. Hiç şüphesiz, bu hançerin asıl delik-deşik ettiği sine, "Gazi Meclis'in, birinci Meclisin" sinesidir ve şühedanın ervahı huzursuz olmuştur. Ve tabii en çok korkulası husus ise şühedayı ve gazileri rahatsız eden bu saygısızlığın açtığı yaradır; tedavisi ise yok gibidir. Çünkü: "Bıçak yarasına merhem bulunur amma dil yarasına merhem bulunmaz..."
Hayfâ ki, "köprü altı sâkinlerinin" bile , "ala meleinnas" ifade etmekten hayâ ettikleri o çirkin sözler sahiplerini hiç mahcup edip pişmanlığa sevk etmişe benzemiyor. Aksine ve onlar yerine biz utanarak ifade edelim ki, hayadan nasibi olmayan küfürbazlar sanki marifet üretmişler gibi ve bir daha ki seçimini garanti edebilmek için "pervaneler" gibi lider etrafında "dört dönüyorlar".
Feraset ve şuurun rehberliğindeki akıl da zaman-zaman pervâneleşmek ister. Ama onun mantığı, üslubu, pervaneleşmek iştiyakı kavgayla, küfürle aslâ barışık değildir ve densizlikten kaynaklanmaz. Arşivimdeki şu rubaiyi hatırlıyorum, TBMM'yi yönetirken, kürsüde yazmışım :
Ne olur, her gece pervâneye cân et beni Rabbim.
Al da, deryâdaki yûnusta nihân et beni Rabbim.
Yâkub'un gözleri görsün diye, halk et yeni baştan, Yûsuf'un giydiği gömlekteki kan et beni Rabbim...
Bilmiyorlar ki ne kendileri "platonik aşk"ın meczûbudurlar, ne de etrafında pervâne oldukları insanlar gerçek anlamda câzibe merkezi... Hem dönen, hem döndürten karşılıklı olarak birbirlerini istismar etmektedirler. Bu istismarlar, bir müddet sömürücülerin işine yaramaktadır da... Ancak o kadar, yânî "bir müddet"... Zîrâ meyve bitince, bir başka meyve ağacının altında yer kapıp sömürüye oradan devam etmek üzere ilk sömürü mahallini süratle terk ederler. Çünkü sömürücüler arasındaki ilişkide hasbîlik, hizmet, karşılıklı saygı ve vefâ söz konusu değildir. Bu ilişkinin temeli çıkar, devamı çıkar, son sözü çıkar... Kısaca felsefesi: Çıkardır. İfade ettiğim gibi: İki dönem Meclis yönettim, pek çok netameli konular tartışıldı, itişme-kakışma gördüm ama aslâ küfür duymadım ve küfürbaza şahit olmadım.
Kimseyi cezalandırma yetkim yok elbet de ama değerlendirme hakkına sahibim. Bu hakkımı kullanarak meseleye bakınca görüyorum ki: Kavgayı kaşıyan tırnak MHP grubunundur. Gensoru tartışılıyor, konu "Tekel İşçileri" dir, konuşan ise önerge sahibi MHP milletvekili. Söylediği ne sayın Başbakan'ın eşlerinin GATA'ya alınmamış olması. Peki bu noktada MHP'ye düşen ne elbette GATA yönetimini ve hukuka aykırı uygulamayı yerden-yere vurmak değil mi?!.. Ama hayır, kavganın kaşınması lazım, "Dam başında saksağan vur beline kazmayı..." mantıksızlığıyla da olsa "kavga kaşıyıcı" görevini yapmalıydı (!), yaptı ve işte çirkin manzara...
Sayın Arınç'ın tavrı da aslâ hoş görülemez. Hele bir de, idarenin yasamayı baskı altında tuttuğu iddialarının kol gezdiği bu ortamda. Ve tabi sayın Arınç'ın Meclis başkanlığı da nazara alınmalıdır. Bana göre sayın Arınç, oturumu yöneten başkan vekilinin tutumu hakkında söz isteyebilirdi ve bu talep, yöneten başkan tarafından yerine getirilmek mecburiyetindeydi. Böylece sayın Arınç söz istismarına maruz kalmamış ve uygun ölçüler içerisinde konuşmuş olur, kıl-ü kale de fırsat verilmiş olmazdı (İç.Tü.Md 63). Veya hemen Meclis Başkanının devreye girmesini talep edebilir; yahut CHP grup başkanının müdahalesini isteyebilirdi. Genel kurulu yöneten başkan vekilinin odasına çat-kapı girmesi uygun olmamıştır.
Genel kurul çalışmaları ayrı zamanlarda da olsa, bazen, aynı gündeymiş gibi algılanır ve etki meydana getirir. Sayın Başbakan'ın, bir süre önce, kürsüden geriye dönerek ve TBMM Başkanına hitaben, tabii azarlama kızgınlığı içerisinde: "Sayın başkan sen mi susturacaksın, ben mi susturayım!?..." deyişi hatırlardadır ve bunlar yasama, yürütme etkileşimlerinde üst üste konulmuştur.
O gün birleşimi yöneten başkan vekili sayın Mumcu'ya gelince: üslubu, becerisi, dirayeti, tarafsızlığı hakkında söyleyecek söz bulamıyorum. İnsan, yüklendiği sorumluluğun ciddiyetinden, önemini kavramaktan bu kadar mı bî gâne olur!?.. Grup muhabbeti olabilir ama grup asabiyeti aslâ olamaz. Tabii, her grup üyesi "yandaşlık" beklentisi içerisine girse de, başkanın tam da o safhada dirayet gösterip tarafsız kalması devlet adamlığının gereğidir. Bu kadar vasıftan bir tanesini bile görememiş olmanın hayretini yaşıyorum !!!..
Yönettiğim netameli oturumların birinde, TBMM'nin kurucularını, "Gazi Meclis'i hatırlamış Meclis kürsüsündeyken şu rubâiyi kaleme almışım :
Şehit dedem, amucam; düştüler derde şimdi...
Ruhları pervâz vurdu acabâ nerde şimdi?
"İtibarım düşmesin başım düşsün..." diyenler;
Lütfen bana söyleyin, itibar nerde şimdi!?..
(2.5.1996- TBMM KÜRSÜSÜ. Ank.)


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




