Malum Kıbrıs konusu Türkiye için asırlık bir konu neredeyse. Ada'nın İngilizlere devri... İngiliz yönetiminde adadaki tüm dengelerin altüst oluşu. Türkiye, Yunanistan ve İngiltere'nin garantörlüğünde Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kuruluşu. ENOSİS planlarının yavaş yavaş devreye sokulması. Kundaktaki bebeklerin bile katledildiği Rum baskınları ve katliamları... Nihayetinde 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ile birlikte Ada'da barış ve huzurun temini.
İsmail Cem İpekci'nin Dışişleri Bakanlığı döneminde verilen önemli tavizler. Ekonomide Kemal Derviş politikalarına devam eden AKP'nin Kıbrıs'ta da İsmail Cem İpekci politikalarına aynen devam edişi... AB sürecinin hızlanmasıyla birlikte Kıbrıs'ın pazarlık masasında Türkiye tarafından koz olarak kullanılışı... Kıbrıs Rum Yönetimi'nin AB'ye girmesi, Türkiye'nin bu gelişmeye sadece seyirci kalması. Hatta zımnen desteklemesi. Annan planının referandumda bizatihi AKP tarafından desteklenmesi. Ve yine Ankara'nın desteğiyle Talat'ın Denktaş'ın koltuğuna oturtulması...
Bir Kıbrıs anekdotuyla devam edelim:
1979'da BM Güvenlik Konseyi toplantısında Türkiye temsilcisi her zamanki gibi Kıbrıs Rumlarına Güney Kıbrıs Rum Yönetimi diye hitap etmektedir. Rum temsilci Mayromatis buna tepki gösterir ve küçümser bir edayla "150 Birleşmiş Milletler üyesi bizi Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanıyor. Sizin tanımamanız önemli değil" der.
Bunun üzerine Büyükelçi Orhan Eralp'ten hafızalara kazınacak olan tarihi açıklama gelir: "Kıbrıs sorunu bir aritmetik toplama işlemi değildir. Bir cebir denklemidir. Bu denklemin 'x'i de Türkiye'dir. Tüm dünya sizi tanısa bile Türkiye sizi tanımadıkça bu denklem çözülemez. Şimdi kendinize isterseniz 'Kıbrıs Rum İmparatorluğu' diyebilirsiniz"
Geçtiğimiz hafta sonu yapılan KKTC'deki Cumhurbaşkanlığı seçimleri Kıbrıs sorununun bir aritmetik toplama işlemi olmadığını bir kez daha ortaya koydu. ABD siyasi nüfuzunu, AKP Hükümet gücünü, AB fonlarını, ünlü Yahudi spekülatör George Soros da bütün imkanlarını seferber ederek KKTC'de bazı dengelerin değişmesine neden olmuştu. Fakat bir seçim sonra KKTC'de halk yeniden denklemdeki yerini aldı. Aslında biraz da Rumların tavrı KKTC'yi kendine getirdi. Bizce bu gelişmeden en başta ders çıkarması gereken Türkiye'deki iktidardır. Zira, KKTC'deki Cumhurbaşkanlığı seçimleri aslında Türkiye'ye Kıbrıs politikasının yanlışlığını göstermiştir. Ankara da Kıbrıs politikasını gözden geçirmek ve yeniden denklemdeki yerini almak zorundadır.
Neve Şalom'da neler konuşuldu?
Demokratik açılım çalışmaları nihayetinde Sinagog'lara kadar taşındı. AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, Neve Şalom Sinegogu'nda Türk Musevi Cemaati üyeleriyle bir araya geldi. Anayasa tartışmaları arasında dikkatlerden kaçan önemli bir toplantıydı bu. Birkaç yayın organında küçük haberlerle geçiştirildi. İçerikse tam anlamıyla gündem yoğunluğunda kaynadı ya da kaynatıldı...
Peki neler mi olmuş? Öğreniyoruz ki, Hüseyin Çelik özellikle hatipliğiyle gönülleri fethetmiş. Özdeyiş, fıkra, türkü sözleri ile psikoloji ve sosyoloji terminolojisiyle de takdir toplamış. Önce Başbakan Erdoğan'ın selamları iletilmiş.. Varlık vergisinden, 6-7 Eylül olaylarına kadar bir çok konuya değinmiş Hüseyin Çelik. Başbakan Erdoğan'ın Davos'ta Şimon Peres'e karşı çıkışı da gündeme gelmiş doğal olarak. Peki Çelik'in cevabı ne mi olmuş? "Başbakan'ın asıl sinirinin sunucuya olduğu" yinelenmiş ve dolaylı bir özür daha gerçekleşmiş. Hemen ardından da Türkiye'nin şuanda İsrail ile diğer devletler arasında arabuluculuk gibi önemli bir göreve soyunduğunu da hatırlatmış Çelik. "Aramızda gerçekte bir sorun yok, bakın biz üzerimize düşeni yine yapıyoruz." dercesine...
Anladığımız kadarıyla Yahudi karşıtlığı söylemler ise gecenin belki de en önemli konusu olmuş. Hahambaşı Haleva ve Musevi Cemaati'nin çiçeği burnunda başkanı Sami Herman bu konuda özellikle tedbirler alınmasını istemiş. AKP'li Çelik'in de kanunlarla bu konuyu halletme yoluna gideceklerini söylemesi ise gecenin sürprizi olmuş. Acaba diyor insan... Acaba, İsrail bölgeyi ateşe verirken, Filistin'de taş üzerinde taş bırakılmazken, Tayyip Bey'in söylediği gibi kumsaldaki çocuklar vurulurken... Acaba diyor insan... Acaba Türkiye'de İsrail ve Yahudi aleyhtarlığı suç mu sayılacak? Çağlayan'da 1 milyon insanın toplanması acaba yasak mı edilecek? Acaba Holokost inkarcıları Türkiye'de de mi içeri alınacak? Hüseyin Çelik'in samimi ve içten konuşmaları Musevi cemaatini oldukça umutlandırmış... Böyle şey de mi olur demeyin. Bunun adı açılım; gördüğümüz kadarıyla da ucu yok bucağı yok. Olur mu olur!...
Hüseyin Çelik en çok alkışı ise "Bir sorununuz, siteminiz var ise tabii ki, kendi hükümetinize yapacaksınız, gidip de Putin'e Merkel'e, Sarkozy'e yapacak değilsiniz!" sözleriyle almış. Doğru sözler; tabiki Türkiye Cumhuriyeti'nin her vatandaşının çalacağı kapı T.C. Hükümeti'dir. Eyvallah. Ama biraz üzerinde kafa yorunca akla yine olmadık şeyler geliveriyor. Hani Tayyip Bey Paris'e çıkarma yapmıştı... Sarkozy (yahudi kökenleriyle iftihar ediyor) ile görüşmüştü ya.. Hani son olarak da Alman Başbakan Merkel (Yahudi lobinin Almanya'da ayakta tuttuğu isim) Ankara'ya gelmiş ve tarihi görüşmelere imza atılmıştı ya... Takılıverdi akla... Yoksa dedik, özellikle Sarkozy ve Merkel bizimkilerin kulaklarına birşeyler mi fısıldadı!.. Yoksa önce onların mı kapısı çalındı! Yoksa Hüseyin Bey de Sinegog'a bu sebeple mi girdi!...
Unutmadan bir küçük not daha iliştirelim yazımıza. Geçtiğimiz yıl Hüseyin Çelik, Gazze olayları esnasında Milli Eğitim Bakanı'yken, tüm okullarda yapılması planlanan kompozisyon yarışmasını antisemitizmi körükleyeceği gerekçesiyle iptal ettiği için zatıâlilerine özel bir teşekkürde de bulunulmuş... Hatırladığımız Milli Eğitim Bakanlığı'nın İsrail ve Yahudi şirketlere ait malların boykot edilmemesiyle ilgili okul yönetimlerine gönderdiği bir de genelge var...
Tarih Penceresinden
'Golf Kulübü'nden 'güzel bacak' müsabakasına...
Batılılaşma süreciyle birlikte Türkiye'de taklitçilik de yükselen değer haline getirildi. Ahlâksızlığı ve materyalizmi esas alan batı yaşam tarzının taklitçiliğinde öyle ileri gidildi ki, bugün batının yaşam kalıplarıyla neredeyse yüzde 100 örtüşen bir toplum oluşuverdi. Milli kimlikten uzak, tarihinden ve maneviyatından koparılmış bir topluma dönüştürüldük dersek yanlış olmaz. Birçok toplumdan çok da farkımız yok gibi artık. Nereden nereye mi geldik? Nasıl mı değiştik? Bu soruların cevabını merhum Ahmet Kabaklı bakın Temellerin Duruşması eserinde nasıl aramış ve bulmuş:
"Falih Rıfkı Atay'ın kaleminden bir anı: "Ankara'da iken bir gün, İngiltere büyükelçilerinden biri bana: 'Şehriniz yabancı dolu, onlara ve kendinize neden golf yeri ayırmazsınız?' demişti.
Sonra kendisi bir golfçüyü misafir olarak getirdi. Biz de parasız yatırıp kaldırdık. Şimdi Ankara'ya özel bir itibar kazandıran Golf Kulübü meydana geldi. Amerika'ya gittiğimde belediyelerin, halk için parasız golf yerleri yaptıklarını görmüştüm."
Falih Rıfkı, bunları yazdığı sırada, ülkemizde yıllık milli gelir 50 doların altında, milletin yüzde sekseni elbise, ayakkabı bulamaz, ülke açlar, işsizlerle, şehit, dul ve yetimleri ile dolu bir halde idi. Batılı hayata, yani lükse, içkiye, kadına, sefahata duyulan açlığı tatmin ihtiyacı, Batılılaşma dedikleri taklit hamleleri 1924'lerden itibaren memleket sathına hızla yayılıyordu.
İktidarın, Yunus Nadi'ye çıkarttırdığı "Cumhuriyet" gazetesinin 6 Eylül 1925 tarihinde verdiği şu haber de gönül verdiğimiz Batılılaşma hamlelerinden biriydi: "Memleketimizde ilk defa yapılan bir müsabaka" başlıklı haber şöyle devam ediyordu. "Evvelki akşamki Güzel Bacak müsabakasına dört hanım iştirak etmiştir."
Sözün özü
Atalarından sana kalanı hak etmeye bak! yoksa senin olmazlar
(Goethe)


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



