Kesişen yollarda buluşan yolcular
Yolların kesiştiği, yolcuların buluştuğu mekan; Akçay Palas. Anadolu’nun ücra köşelerinden ilim tahsil etmek için gelen öğrencilerin, baba evinden sonraki ikinci durakları. Memleket meselelerinin sabahlara kadar müşavere edildiği ve güneşin batmadığı bu meskenin müdavimleri arasında kimler yoktu ki...
Unutulmuşluğun ve ahde vefasızlığın sancısını çektiğim aylar öncesinde imdadıma “Âşık Ruhsatî” yetişivermişti. Ve onun düşünde düş kurarak hissiyatımı bir güzel serdetmiştim. Aradan çok zaman geçmemiş, sessiz düşünenlerin kulakları sağır eden feryatlarının, infiale dönüşmemesi için herkesi akl-ı selim olmaya davet etmiştim. İtiraf edeyim; hissettirmeden sevmenin yanlışlığını fark edenlerin, gönül deryalarından akıp gelen cümlelerinin samimiyetine mest olmuştum.
Bunlardan birisi de; “yolda kalanlar, yol yürüyenler, yol gözleyenler, yolunu kaybedenler, yolunu arayanlar, yola yoldaşlık edenler... Biz de yolcuyuz ve bir gün, bir yerde mutlaka buluşacağız” diyen “Yolcular” dergisinin Genel Yayın Yönetmeni Fikret Bayraktar’dı. Belli ki, o da kalabalıkların arasında yalnızlaşmanın acısına gark olmuştu. Acılarını hafifletmek, yalnızlığını gidermek için “Yolcular”ı neşretme telaşıyla çırpınıp duruyordu. “Yeni Genç Kıvılcım”, “Talebe, “Yeni Çıktı”, “Asır”, “Cırcır” ve “Hayatın Kalbine”de olduğu gibi...
Bayraktar, Âşık Ruhsatî’yi de “Yolcular” kervanına katmak istediğini söyleyince, “insana dair kaygılar taşıyorsan Ruhsatî Baba da seninle” demekten kendimi alamamıştım. Ve gayri ihtiyari olarak, ürkek ve titrek sesin arkasındaki heyecanlı gencin tevellüdünü sormuştum. Aldığım cevap “1985’liyim” olunca, beni başka bir yolculuğun tâ başına sürükleyivermişti.
Yolların kesiştiği, yolcuların buluştuğu mekan
Evet yıl 1985, yer Malta semtindeki Akçay Palas. Yolların kesiştiği, yolcuların buluştuğu mekan. Anadolu’nun ücra köşelerinden ilim tahsil etmek için gelen öğrencilerin, baba evinden sonraki ikinci durakları. Memlekete faydalı adam olabilmek için, meselelerinin sabahlara kadar konuşulup, müşavere edildiği ve güneşin hiç batmadığı mesken. Akçay Palas’ın müdavimleri arasında kimler yoktu ki... Kenan Yabanigül, Yusuf Tuna, Mesut Yabanigül, Halil Aktaş, Mustafa Genç, Mehmet Burhan Genç, Murat Kankaynar, Ercan Elbinsoy, Adnan Yıldız, Süleyman Doğan, Mehmet Kartal, Mehmet Efe, Abdulhamit Ersoy, İbrahim Cücük, Ahmet Mercan, İbrahim Sadri ve bendeniz... “Listeyi uzatsam herhalde bu sayfa yetmez” derler ya, işte ondan.
Akçay Palas; yolcuların derin derin nefeslendirilip, fikirlerin olgunlaşmasıyla değişik yönlere tekrar seyahat ettirilmek için vakfedilmiş bir duraktı sanki. O dönemin yolcuları, dar imkanlarla ‘bugün olsa aynı şeyleri yapabilir miyim?’i sorgulattıracak kadar zor, bir o kadar da güzel şeylere imza attılar. Öyle ki, o günleri yaşayanların benim bu heyecanımı paylaşmaması hemen hemen imkansız gibi.
Tomurcuktan güle dönüşen Ümit Nesli...
Evet yıl 1985’ti. Akçay Palas’ta bir tohum atılmıştı, yeşertilmek üzere. Bu tohumun adı “Çocuğa Selam”dı. Daha sonra gelişerek “Selam Ümit Nesline” adını almıştı. Kenan Yabanigül’ün öncülüğü, Mehmet Burhan Genç’in yönetimi ve İbrahim Sadri’nin yazı işleri müdürlüğü ile kısa sürede uzun yollar katedildi. Bir nesil tohumdan tomurcuğa, tomurcuktan güle dönüştü, “Selam Ümit Nesline” dergisiyle.
Ve o zaman, Ali Bab nâmıyla bir sermuharrir yoktu.
Kapıları aralayan ilk göz ağrısı
Çocukların yanı sıra genç nesillerin de büyük ilgi gösterdiği dergi, dokuzuncu sayısında 4 bin aboneye ulaştı. Topluma bir şeyler verebilmenin sevdasıyla neşredilen “Selam Ümit Nesline” dergisinin yöneticileri, artık okuyucularına bir hediye vermenin gerekliliğine kanaat getirdiler. Bu hediyenin bir kaset olmasında karar kılınmıştı. Kollar sıvandı, derginin Yazı İşleri Müdürü İbrahim Sadri’ye görev tevdi edildi. Titiz bir çalışmayla senaryolaştırılan projenin adı “Mute Destanı”ydı. Yani bant tiyatrosuna kapıları aralayan ilk ürün, ilk göz ağrısı.
Hafızalardan silinmeyecek bir eser; “Mute Destanı”
Proje, rahmetli Cahit Zarifoğlu’na götürüldü. Zarifoğlu, senaryo üzerinde gerekli gördüğü düzeltmeleri yaptı. Projenin bir an önce hayata geçirilmesinin elzemliğine dikkat çekerek, hafif bir moralsizlik içinde olan ekibi yüreklendirdi. Ve “Selam Ümit Nesline” dergisiyle birlikte hediye olarak verilen bant tiyatrosu “Mute Destanı”, kendi alanında ilk ürün olmanın yanında, üzerinden yıllar geçmesine rağmen unutulamayacak bir çalışma olarak hep akıllarda kaldı.
Ve o zaman, daha Ali Bab nâmıyla bir sermuharrir yoktu.
Bant tiyatrosuyla ilgi odağı haline gelen ekip, daha sonra tek gösterimlik bir oyun hazırladı. Bu oyunun metni mizahî bir üslupla “Selam Ümit Nesline” dergisinin “Afganistan Özel Sayısı”nda neşredildi. Oyunun adı “İnsanlar ve Soytarılar” senaristi ise, iyiden iyiye ekeleşen İbrahim Sadri’ydi yine. Bu dönemde tiyatro ile ilişiğini kesen Ulvi Alacakaptan, (her ne kadar belli etmese de) tozunu özlediği sahnelere ikna edilerek tekrar döndürüldü. Perdeler açıldı ve uzun yıllar ümit neslinin hafızasında silinmeyecek izler bıraktı.
Yanılıyor olabilirim, fakat daha o zamanlar Ali Bab nâmıyla bir sermuharrir yoktu.
Ali Bab’la aşık atmak maharet ister
Ve tarihler Mayıs 2006’yı gösterirken, “Millî Gazete Kitap Çarşısı”nı neşretmeye karar verdiğimizde; bütün muharrir ve dahi sermuharrirler aranacak, Ali Bab da ihmal edilmeyecekti. Eh, ne de olsa eskilere dayanan bir dostluğum ve de yazı işleri müdürlüğü döneminde dergisinde birkaç öykü serdettirmişliğim vardı. İbrahim Sadri arandı, Ali Bab’a not bırakıldı.
Köprülerin altından çok suların aktığı hesaba katılmayarak, çantada keklik misali Ali Bab pusuda beklenmeye başlandı. Günler günleri kovaladı, Ali Bab’dan tık yok. Ali Bab bu ya, onunla aşık atmak maharet isterdi. Karizmayı çizdirmemek için; mail üstüne mail, telefon üstüne telefon, ısrar üstüne ısrar Ali Bab hâlâ kayıp. Allah kimsenin başına vermesin, insanın aklına envaî çeşit vesvese geliyor yahu. Acaba, yazmayalı uzun yıllar olduğundan, sermuharrirlik karizmasını çizdirmekten mi korkuyor?.. Acaba, kendini havaya sokmak için Cihangir’den Tophane’ye inen külhanbeyler gibi, “etme tutma abi, kapına düştük” bâbından, bizi yalvartma raconu mu kesiyor?.. Daha neler neler...
Filmi geriye sarmanın tam zamanı!..
Her neyse, muhterem sermuharririmiz Ali Bab birden bire çıkageldi ki, hiç sormayın. Serlevhasında kırıp geçiriyor. Değmeyin keyfine. Yok bir okkalık hacıbekir latilokumu... Yok tarafına tevdi edilmek üzere makul bir naktin tevdi edilmesi...
İşte tam burada yaş tahtaya bastın üstadım Ali Bab. Neden mi? Nedenini anlamak için filmi biraz gerilere sarmak lazım. Her ne kadar kadrolu muharririn olmasam da, 21 yıl önce yazı işleri müdürü olduğun dergide, tarafımdan kaleme alınıp, neşrettiğin öykülerimin nemâsı hâlâ tevdi edilmemiştir. Hâl böyleyken, bizi Ali Bab (pardon Ali Cengiz) Oyunu’na getirerek sıkboğaz etme gayretlerin nafile. İsim değiştirip izini kaybettirdiğini düşünüyorsun zahir. Öyle yağma yok!
Bendeniz 21 yıl bekledim. Sıra sizde sayın sermuharririm Ali Bab! Bu serlevha serdedildiğinde sakın ola kalemşörlük yapıp da benimle polemik yapmaya heveslenmeyiniz. Sizinle Bâb-ı Âli’nin ünlü kalemşörleri Peyami Safâ, Necîb Fâzıl üstadlar gibi kalem kavgasına girecek değilim. Vesselam
Hamiş:
- Bizi kırmayıp, hasret kaldığımız o nükteli kaleminizi kınından çıkararak, aramıza katıldığınız için şükranlarımızı sunuyoruz.
- Bu yazının serdedilme gerekçesi; “Kitap Çarşısı”nın http://www.milligazete.com.tr/kitapilave/kitapilave01.pdf 1. nüshasında yer alan Ali Bab serlevhasındadır.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



