Çarşamba günü İlim Yayma Vakfı'nda Mehmed Âkif konulu bir konuşmaya katılmak üzere yollardaydım. Minibüste, motorda, tramvayda sürekli okurum. Yedi İklim dergisinin 213. sayısında yayımlanan: "Mehmed Âkif'te Milliyetçilik, Irk ve Kavim Kavramları" makalemi okuyordum. Tramvayda biri başıma dikilmiş dikkatle dergiye bakıyordu, sonradan fark ettim. Yazımı bitirdim, dergiyi çantama attım. Tepemde duran bıyıklı bay başladı bana ders vermeye. Sözcüklerin etimolojik yapısından tutun çağrışımlarına kadar bir sürü şey anlattı. Sonra sözü Âkif'e ve Türklüğe getirdi. Türklüğün önemini, kuşatıcılığını vs. o kadar hızlı konuşuyordu ki, başımla ya onu onaylayacaktım ya da yüzümü çevirecek kulak asmayacaktım. Birden adımı sordu. Rahatsız oldum. "Ali Haydar" dedim. "Hangi Ali Haydar?" demez mi? "Siz hangisini anlıyorsanız o" dedim. Bunda kastım çağrışımları olan tarafı. Yıllar önce işyerimize gelen bir müşteri bayan ile konuşuyorduk. Onun konuşma aksanından nereli olduğunu tahmin etmiştim. Yanılmamıştım. Adımı sordu, söyledim. Duyar duymaz "O isme kurban olayım" dedi. Gülümsedim. Beni Alevi sanmıştı. Olsun. Bu sevinilecek ve memnuniyet duyulacak bir şey. Sonra Kürt olduğumu öğrenmişti, buna daha çok sevinmişti. Konuşmamdan ötürü de pek inanmamış gibi görünmüştü. Kendisiyle Kürtçe konuşunca inan getirmişti. Tramvaydaki vatandaş bay ile de böyle bir şey oldu. Nerelisiniz dedi, Bingöllüyüm, deyince Bingöl üzerine bir sürü çağrışım yapan şeyler anlattı. Bingöllüyüm deyince kimi bakışların bana yönelişi beni tedirgin etmedi değil. Toplumun gerilimi burnunda. Her an her şey olabilir. "Millî Gazete'de ve Yedi İklim'de yazıyorum" dedim. O zaman bakışlar değişti. Çıkardı kartvizitini verdi, bir de bir çikolata ikram etti. Attım çantama. "Ermeni'yim" dedi. Memnun oldum. Türkiye'de yaşamanın güzelliklerinden söz etti. Bütün bu olup bitenler Karaköy ile Laleli istasyonları arasında geçti. Laleli'de inince derin bir nefes aldım.
Perşembe günü bir toplantıya yetişmek üzere Eyüp'e gittim. Gecikmiştim bir taksiye bindim. Ayvansaray'dan Eyüp'e kadar geçen o kısacık yolculukta ne çok şey konuştuk. Toplumun bireylerini konuşturmanın yolları elbette çok. Küçük bir dokunuş yaptım. Herkes gerilimli ve burnundan soluyor. Adamın bir "Kürt" deyişi vardı ki şaşılır. Kastamonuluymuş. "Beyim, ben Kastamonuluyum. İlkokul mezunuyum. Tahsilim yok ama hayat üniversitesindeyim. Okumaya devam ediyorum." Bir sürü şey anlattı, dinledim. Konuşma aksanımdan nereli olduğumu tahmin edememişti. "Bingöllü" olduğumu söyleyince birden işin rengi değişti. Konuşmasında, bir seçimde Saadet Partisi'ne oy verdiğini, şimdiki iktidara hiç vermediğini söyledi. "İyi ki de vermemişim" dedi. Konuşmasının arasında "Rahmetli Türkeş" deyince işin rengi anlaşıldı.
Yaşadığım bu iki olayın tam karşıtını Diyarbakır'da yaşasam ne olur. Orada da Türk olduğumu söylesem örneğin. Ya da konuşma aksanıma güvenerek nereli olduğumu söylemesem. Sanırım ben daha beter bir duruma düşerim. Bir belediye otobüsünde çok rahat bir yolculuk yapabileceğimi söyleyemem. Hatta elimde bir dergi, bir kitap olsa daha beter bakışlara muhatap olacağımı biliyorum.
Bu milletin bu kadar gerilmesinin nedeni nedir? Bunu, burada yıllardır anlatıp duruyoruz. Bu milleti millet yapan özellikleri düşünerek bir araya getirmenin yolları yok mu? Bir aşiret kavgasına dönüşen bu kavga bu ateş nasıl söndürülebilir. Bizim, yıllardır anlata geldiğimiz şey kimileri tarafından yeni dile getiriliyor. Yılmaz Erdoğan Din adamlarına bu görev düşüyor" dedi. İyi yakaladı. Fakat bunun temelleri nasıl atılacak. Yıkılmış olan bir oluş yeniden nasıl sağlanabilir? Bir yandan İmam Hatip okullarını etkisiz hale getireceksiniz, Kur'an Kurslarını kapatacaksınız, bölgedeki önemli manevi önderleri etkisiz hâle getireceksiniz, toprağa dayalı feodal yapıyı koruyacaksınız, insana aş ve iş sağlamayacaksınız, oradaki insanları küçümseyeceksiniz, dışlayacaksınız, öteye doğru iteceksiniz o zaman bu sorunların çözümünü hiç beklemeyin. Hiç huzur kalmaz. Bu, öyle çok basit bir konu da değil.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



