Herkes, "Hayat benim istediğim gibi olsun" diyor. Her esnaf, her memur, her işçi hatta her öğrenci kendi zaviyesinden bakıyor hayata haklı olarak. Fakat toplumsal hayata dair olaylar, neticeleri bakımından birbirinden çok farklı şekilde tezahür ediyor; hiç kuşkusuz bu farklılıkları "görmek" gerekiyor. Çünkü her istenilen şeyin gerçekleşmesi mümkün değildir. Meselâ namazlarını camide kılmaya başlayan "emekli" bir insan, geçmişini hemen unuttuğu için herkesi kendisi gibi sanıp beş vakit namazda camide görmek istiyor. Oysa günümüz şartlarında "mesaiye bağlı iş yerleri"nde çalışanların bunu gerçekleştirmesi çok zordur. Günümüzde yeni kurulan veya gelişen şehirler, materyalist bir anlayışa göre tanzim edildiği için, şehirdeki iş hayatı camiye mesafeler oluşturmuştur. Adına "modern" denilen hayat şartları, ulaşım, sağlık sorunları ve görmezden gelinmemesi gereken birtakım alışkanlıklar kendine özgü bir sosyal hayat düzeni oluşturdu. Aklımızın köşesinden bile geçirmeyeceğimiz "işler, uğraşlar, meslekler" oluştu ve bunlar kimseyi kendi haline bırakmıyor. Gelişen ve değişen hayatı okumadan bütün bunları bir kenara itenler, "duyarlılık" azaldı diyorlar.
Oysa insanlar namaz kılmak için camiye gitmek yerine, kılınmasına müsaade edilen veya "göz yumulan" iş yerlerinde istedikleri vakitte kılma gibi bir hususu tercih edebiliyorlar. Haddinden fazla hareketli hayat, pratikliği ve verimliliği öncelerken vaktin fevtetmediğini gösteriyor. Onun için insanlarımızın büyük çoğunluğu, namazlarını hayatın koşusu içinde ve bu tempoya paralel olarak eda etmeye çalışıyorlar.
Bu insanların önemli bir kısmı ibadetleri bağırtmıyorlar, riyaya fırsat oluşturmuyorlar; fakat gizlemiyorlar da... Dış görünüşüne bakıldığında kendisinden hiç beklenmeyen bazı kadınlar ve erkekler, ibadetlerini eda etmeye gayret gösteriyorlar. Bir de milletin alt şuurunda, namaz kılanların mağdur edilmesi, hatta büyük bir terör suçuymuş gibi "namaz kılıyor" diye fişlenmesi gibi hususlar zihinlerden hâlâ silinebilmiş değildir.
Büyük bir süratle çevreye doğru genişleyen ve aynı zamanda yukarı doğru yükselen binalarla şehirler akıl almaz şekilde kalabalıklaşıyor. Bu yoğunlaşmaya paralel olarak camiler hayatın içinde yer almıyor. Hatta yerleşik semtlerde yıllar öncesinden beri var olan camiler aynı sayıda kalırken, nüfus on kat yirmi kat artmış durumdadır.
Çalışma hayatının "işe odaklı" sistemi de, camilerin bu durumunu kamufle ediyor. Camilerin büyük bir ihtiyaç olduğu, sadece bayram ve cuma namazlarında kendini hissettiriyor. Söz konusu günlerde de, birtakım palyatif tedbirler sorunu geçiştirmektedir. Ötelenen bu sorunların, zamanla nelere mal olacağı akla bile getirilmek istenmiyor.
"Mâbetsiz hayat" şehirleri ve semtleri ruhsuzlaştırmaktadır. Oysa modern hayatın mekanik temposundan insanın kurtulabilmesi için, mâbetlerin en dinamik ve işlevsel şekilde hayatın merkezinde yerlerini alması gerekir. Büyük bir övünç kaynağı olarak yeni şehirler kuruluyor, buralarda bedensel aktivitelere yönelik spor salonları, birtakım faaliyetler için kültür merkezleri kuruluyor; kurulsun, hiç kuşkusuz bedenin de birtakım aktivitelere ihtiyacı vardır. Fakat "mânevî bir varlık olan insan"ın ruhunun da tatmin edilmesi şarttır. Çünkü karnı tok fakat ruhu aç insana sadece birtakım maddî imkânların sunulması medenî bir tavır değildir.
Bir zamanların mâbetleriyle ünlü İstanbul'u, günümüzde genişleyen ve yenilenen haliyle mâbetsiz şehre dönüşmektedir. Yeni yapılan yerleşme yerlerinde çok yüksek fiyatlarla satılan dairelerin ve rezidansların bulunduğu semtlerde, "modernlik belâsı" adına camiye yer verilmemektedir. Verilenler de göstermelik olmaktan ileri gitmemektedir. Meselâ İstanbul'un Anadolu yakasında kurulan Ataşehir ilçesi bu tür görüntülerin tipik bir göstergesini oluşturmaktadır.
Ataşehir gibi gökdelenlerin istilâsına uğrayan arsalarda toprağa ulaşmak imkânsızlaşırken, her bir bina, içinde mahalleleri barındırmaktadır. Fakat burada camiye rastlamak mümkün değildir. Birtakım duyarlılıkların yüksek sesle dile getirilmesi sonucu, gökdelenlerin dışında, sonradan yapıştırıldığı bas bas bağıran bir cami yapılıyor. Bu camiye mahalle sakini olarak vakit namazına gitmek isteyen birinin ulaşması mümkün değildir. Hem buraları yeşillikten mahrum bir vaziyette "bina mezarlığı" şeklinde yapan da bir devlet kurumu olan TOKİ.
Tahmin ediyorum ki, yerleşim yerlerinin resmî parselasyonunda cami de dahil olmak üzere her türlü sosyal tesis için yer ayrılması zorunludur. CHP mantığı ile camiyi görünür kılmamanın yanı sıra, sadece rantı düşünerek şehirler kurmanın vebalinin çok ağır olacağını söylemek kehanet olmasa gerekir.
Korkuyorum, gerçekten korkuyorum: İstanbul elden gidiyor. Amerika'nın yeni yetme herhangi bir şehrinden farksız bir şekilde gökdelenlerle dolduruldu. İstanbul'a zulmediliyor. İstanbul, rant adına tarihî kimliğini kaybediyor. "Tarihî yapıları onaracağız" diye maskaraya çeviriyorlar. Asırlar içinde oluşan ve bünyesinde nice hatıraları barındıran Üsküdar, Eminönü ve Fatih semtleri metro bahanesiyle İstanbul'un yükünü omuzlar hale getirildi: Altları oyuldu ve oyuluyor. Rantın en yüksek yerleri haline gelen bu semtlerde, çok geçmeden nelerin olabileceğini kestirmek güç değildir.
Tarihî semtlerdeki binalara bir çivi çakmak için bile çok düşünülüp bir müze gibi korunması gerekirken, iş makineleri yerin altında ve üstünde cirit atıyorlar. Biraz vicdanınız varsa yapılanların vebalini düşününüz. Bu vebalin altında kalkamazsınız. "Onarmak" sahip çıkmak ve yaşatmaktır; tahrip etmek değil.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



